5 Ağustos 2011 Cuma

Ahmet Günbaş - "Şiirden Şiire XX"





“sevgiyle değil sövgüyle büyütülen çocuk ben” (s. 13) dizesiyle belirliyor koordinatlarını Yavuz Türk. Bir bakıma bakış açısı da ona göre şekilleniyor. Yetiştirilme tarzından da anlaşılacağı üzere kumaşı, kesimi farklı bir Piç Terzi o! Daha ileride genel başlık gibi sunduğu “aksak terziler”den!.. Acıyı teyellerken farklılaşmış olmalı. Aynı yerden geçmiyor dikiş izleri. Sevgisizliğin soğuttuğu baba-oğul ilişkisini, “imge: babasının yanağını okşayan bir okul çocuğu” (s. 17) şeklinde doğru yere oturtan sıcaklığı var makasının. Kumaşın son haline bakarsanız, şöyle bir görüntüyle karşılaşırsınız:

“anne, nasıl doğduysam öyleyim: çıplak
bir yanım kitap kokusu, bir yanım mısır tarlaları
hırkayı giyindim eğnime, aldım yükümü çıplak
dağ yıkmalı, kaç kere yanmalı, ben garip kimesne” (s. 15)

Mısırlı, kemençeli, yaylalı özelliğinden onun bir Karadeniz çocuğunu olduğu çıkarsam da “ben garip kimesne” felsefesinin yansıttığı izdüşümünden ruh halini daha iyi okuyabiliyorum. Kendini gül kokusuyla yoğurarak yeni bir dil geliştiriyor. Gül kurutmayı iş ediniyor sabırla. Değil mi ki gülün peşine takılan bir güzelliği var; değil mi ki “ekmeğiydi, sevgisiydi, sevgilisiydi/ yanımda kaldı hep bir gül kokusu” (s. 28) özlemiyle yakıp yandırıyor bizleri; buradan giderek “Okunmayan”ı okunur kılabiliyoruz rahatlıkla.
İşte bu dil sayesinde “bedenin keteni eskittiği” bir sevgiliden söz edebiliyoruz aşk yangınıyla. O yangın sevgilinin ateşiyle “dokununca tene benzer/ dokununca irkiltir erkeği” (s. 22) diyerek farklı bir yere oturtuyoruz ipeğin tanımını.
Yine bu dil sayesindedir ki Picasso’yu konuşturan “Picasso, 1918” şiirinde, “kadınları tanrım, çok sevdim bozdum biçimlerini onların/ benden sonra onları kimse sevmesin istedim” (s. 33) tersinlemesinin egoizmini daha iyi kavrıyoruz. “rengi kendine çalan gül” (s. 31) yolculuğunu anlamak da aynı noktada buluşturuyor bizi. Ama “Ummanca”daki uğultuya bakarsak, dönüştürülen son aşaması uçsuz bucaksız sularla açıklar kendini. Hoş, ben de “Ada” adlı şiirimde ‘Okyanusça’dan söz etmiştim. Demek ki şiirin kardeşliği suyun kardeşli denli doğal! Sözcükleri “annece, aşkça köpürtmek”, kestirmeden “Ummanca”ya gitmenizi sağlar. Şiire, aşka ve ölüme inanan Ritsos’un koşutluğunda sonsuzluk arayışıdır Türk’teki de:

“bir dil oluyoruz yavaş yavaş   
nehrin romantiği sensin tek
ne kadar kalabalıksak da
bir başına akacaksın kıyıda
birkaç sözün var bana:
bir anneni
bir anneni
ummanca…” (s. 37)

Şiirin yuvarlandığı felsefi alanda, “ben bir garip kimesne”ye yakışır, güler yüzlü bir üslupla kaleme alınan, insan naturasına özgü ironik sorgulamalar var. Kadınlar toprağını başat alan “tanrısını sırtında taşıyan bir kul”’un (s. 40) senlibenli hali, sorgulamada sınır tanımıyor:

“de ki, Cermen, slav, zenci ayırt etmiyorum     
kadınlar bambaşka bir varlık sanki
bir ona bak, bir bana; anla yani!
tanrım, maymundan gelmedik di mi?” (s. 39)

Yapıtın Kent ve Doğu bölümünde ise sorgulama ‘şiir’ derinliğinde sürüyor. “dilin senin ne güzel bir dildi/ uzuuuun eliflerle kuşatırdı lirik sesimi” (s. 48) hayranlığıyla belirtilen Divan’la divane bir gezinti Ortadoğu’ya, Arabistan çöllerine uzanıyor. Çünkü “çoktandır geçmediğin bu han yıkılıyor/ şimdi ağla ve uyu yeniden” (s. 46) dizeleriyle özetlenen aymazlık içindedir şair. Utancıyla yüzleşir adeta.

Eğer şiirin köklerine ilişkin sepetinize bir şeyler koymak isterseniz, hiç durmayın, “Eski Şiir”in rüzgârına sorun soracağınızı! Zaten orada sizin yerinize sorulmuş sorular var:

“şiir nedir, ey esrik yolcu kederlen
durmadan devinen nedir tam şuramızda
zaman mıdır, ışık mıdır, aşk mıdır” (s. 52)

Üstelik “Şiir nedir?”e yanıt ararken, dipnotlardaki şiir dili soruların boyunu aşmış durumda. “yokluğu gece, varlığı bir ırmak imgesi” (s. 55) olan taşkınlığın köpüklerinden fırlayan dipnotların her biri şiiri tümlemeye eğilimli. Örneğin bu son dizeye bağlı kalarak “şehirlerin en güzel yeri/ neden mezarlıklardır?” (s. 55) diye sorduğunuzda, eminim ki şiirin de işlevi konusunda bir şeyler kulağınıza çalınır. Şimdi ben kalkıp, “Şiir, insanın tortusudur,” desem aynı kapıya çıkmış olurum şairiyle. Belki bundandır esrik yolcunun kederlenmesi!.. Mezarlıklardan başlayarak kentleri anlama! Bir başka deyişle, izlerinden giderek insanı ele geçirmek!.. Kaldı ki aşk arayışıyla eşitlenen bu arayış, “Asl ve Suret”te Leyla’dan geçmenin halleriyle verilir. Aşk, bir varoluş nedeni ya da yaşamsalın içini doldurandır. Suskun çöl aynasında gizli çanları konuşturarak okunur geçmiş zamanın dili:

“çölde,
mecnun oldum
suretim yoktu…
kays kayboldu kumda 
leyla’yı aradı durdu
leyla diye biri yoktu! “ (s. 59)

Leyla’ya ilişkin aldanışlar yeni değil kuşkusuz. Ancak o derin yalnızlıkta bir kum tanesiyle bile konuşmaya değer. Kumdan kuma iletişim sonucu hem çölün dili çıkar ortaya, hem de Leyla’nın izleri. Aldanışlar ne denli eski olursa olsun, şiirin kazdığı her zaman yenidir. Yeni olanın formülü de belki şu dizede gizlidir:

“aşk zamanın başlangıcıdır, tarihin, yazının” (s. 56)

Ha, ne dersiniz? Piç Terzi’nin Kumaş’ında böyle bir parıltı var!



Mühür
Mayıs-Haziran 2011, sayı: 35

Eskiden, yani şiire çok saf duygularla yaklaştığım zamanlar…

Söyleşi: Gökhan Arslan



— Yavuz, kitabının adıyla başlayalım istersen. ‘Kumaş’ olarak seçtiğin isim sanırım biraz da şiirin hamuru/mayası gibi bir şeyi temsil ediyor. Hani derler ya ‘bu şairin mayası iyi, kumaşı iyi’ diye… Peki, bu kumaş hangi kumaş? Yani sen hangi kumaşı kullanmayı tercih ettin?

Şairler genelde yazdıkları kitaba, orijinal, diğerlerinden farklı ve özellikle de şiirsel adlar koymaya çalışırlar. Hele ki bu adlar sıfat ve isim tamlamalarından ibaretse, bence daha da dayanılmaz oluyor. Bir kitaba ad koymak kimi zaman zannedildiğinden de kolay olur. Ya da biraz tersinden de okursak bunu; eskilerin deyişiyle “şairaneliğe” soyunan bir ad olmaktan uzaklaşıp aynı zamanda kitaba cuk diye oturan bir isim bulmak zorlaşabilir de. Bazı kitaplar ve şiirler adıyla birlikte gelir, o ayrı. ‘Kumaş’ adı bu kitabın tamamlanmasına yakın bir zamanda ortaya çıktı ve açıkçası üzerine çok da fazla düşünmeden yerini buldu. Şöyle: Bu zamana kadar, bu dosyanın adını “Kadınkent” olarak düşünmüştüm. Sonra sonra, birkaç nedenden bu addan uzaklaştım. Birincisi; “Kadınkent”, yıllardır düşündüğüm bir ad olduğu için ve kafamda da uzun zamandır var olduğundan ben bile bu addan sıkılmaya başladım. İkincisi, az önce söylediğim nedenden dolayı kitabın ismi -çok fazla olmasa da- bir miktar “şairane” gelmeye başladı bana. En sonunda da, bir süre önce bu adı çağrıştıran bir kitap çıkmıştı. Kumaş’ın hikâyesine gelecek olursak; bu başlık altında birtakım şiirler yazmaya başlamıştım; “Keten”, “Kadife”, “İpek”, “Entari” gibi. “Kumaş”, kitabın bölümlerinden biri olacaktı. Ancak sonradan “Kumaş”ın aynı zamanda çok güzel bir kitap adı olabileceğini düşündüm. Bir kere sadeydi, aynı şekilde bu benim ilk kitabım olduğu için -senin de söylediğin gibi- “benim de malzemem budur” duygusunu rahatlıkla verebilirdi. Ben kitabı yazdım ve çekildim, sezdirdiği anlama rağmen, söylemek istediğim “benim kumaşım iyidir” ifadesi değil. Elbette “eser sahibi” olarak içten içe böyle düşünsem de… Bu kumaşın nasıl bir kumaş olduğuna zaman karar verecek; ama % 100 pamuk olması benim tercihimdir. Ben pamuklu kumaşları seviyorum.


— Şiirlerinde yoğun bir şekilde ‘kambur’ ve ‘piç’ kavramları geçiyor. Bu da ister istemez İsa peygamberi çağrıştırıyor. Şair olmakla İsa olmak arasında nasıl bir bağlantı var sence?

Hiç bu gözle bakmamıştım. Yazdığım şiirin ne’liğine dair benim de aklımda bir şeyler var, ama kendi şiirime yabancılaşarak uzaktan bakmam zor gibi görünüyor, şimdilik. Kaldı ki, benim düşüncem şu yönde meyleder: Edebiyat alanı için söyleyecek olursak, bir şairin yazdığı şiir, bir öykücünün de yazdığı öykünün doğasına dair kafasında billurlaşmış bir fikir olduğunu düşünmüyorum. Bana, yazdığım şiirin doğası önceden “verilseydi”, herhalde bu şiirleri yazmak yerine kendi kendime üzerine düşünerek vakit geçirirdim. Oturup böyle şiirler yazma ihtiyacı hissetmezdim. Bir şairin yazdığı şiirin ne olduğunu tam olarak bilebilmesi ve anlatabilmesi bana sakat bir duygu gibi geliyor kısacası. Şimdi bakınca küçük birkaç yorumda bulunabilirim belki: Kambur ve piç kavramları aslında birbiriyle yakından ilişkili. Bu iki kavram birbirinin ardılı görüntüsü bırakıyor bende. Bir de bu iki “sıfat” da genel olarak erkekler için kullanılır. Bir diğer ortak özellik ise, her ikisinin de toplumun gözünde reddedilmiş, yok sayılmış, horlanmış kişiler olmaları ve bu sıfatları “doğuştan” kazanmaları; biri genetik, diğeri toplumsal. Kendimi piç gibi gördüğüm ise, evet, çoğu zaman doğrudur. Hayır, kambur da değilim. Ama sık sık kendimi piç ve kambur gibi hissettiğim olmuştur. Benim sakatlığım da ruhumda demek ki…

Şair olmak ve/veya İsa olmak arasında, üzerine düşündüğümüzde pek çok bağlantı bulabiliriz. Ama burada, şairliği yüceltecek, peygamber seviyesine getirecek değilim. Eskiden olsa bunu yapardım; eskiden, yani şiire çok saf duygularla yaklaştığım zamanlar. Şairleri tanıdıkça, bendeki o saflık da yok olmaya başladı yavaş yavaş. Şair dediğimiz kişinin peygamberden sonra gelen kişi olduğunu düşünürdüm. Bu biraz da şiir yazarkenki duygumdan kaynaklanıyor. Hiçbir zaman “şiir yazacağım” diye masaya oturmadım; şiir bana bir şekilde “geldi”. Gelen şiiri yazarken sadece bir aracı olduğumu düşündüm hep. Şairliğin asıl mayasının isyan olduğunu düşünüyorum. Beni sarsan böyle bir şiir, dolayısıyla okumayı ve yazmayı tercih ettiğim de öfkeli, karamsar, isyan eden şiirler. Bütün bunları anlattıktan sonra, İsa peygamberin söylediği “sana tokat atana diğer yanağını dön” sözü çok kabullenmeci geliyor bana. Bir yandan şöyle düşünebiliriz bunu: Gündelik hayatta hiçbirimiz -en azından ben- yazdığımız şiirdeki gibi öfkeli, asi, karamsar değiliz. Gündelik hayatta şairin durumu sanırım İsa peygambere benziyor: Sesini çıkaramayan, sinik, pısırık veya yüce duygularla da anlatabiliriz bunu; kendi halinde, diğerkam, mütevazı vb. Şair şiir yazarak İsa’yı tersyüz ediyor belki de; onu asi yapıyor ve böylece kendini de tersyüz etmiş oluyor.

— Babayla hesaplaşma şiirlerinin neredeyse tamamını işgal ediyor. Buna karşılık anneye bir oğul dahi olamadığını belirtiyorsun. Şiirle uğraşanların genel sorunu mudur babayla sürtüşmek? Yoksa bu şairin hiçbir iktidarla uyuşamamasından mı kaynaklanıyor?

Bugün artık şairin iktidarla uyuşmazlığı, yalnızca yazdığı şiirden ibaret. Yoksa, eylemlerine yansıyan bir uyuşmazlık yok. Bugünkü şairin durumunda -politik anlamda söylüyorum bunu- iktidara karşı olmak, dost sohbetlerinde ya da karşılıklı konuşmalarda yapılan gevezelikten ibaret, entelektüel bir yanı yok yani. Oysa eskiden, edebiyatçılar aynı zamanda sıkı birer aktivistlermiş. Bugünkü aktivistlik şu: Facebook’ta bir grup kurmak ve insanları o gruba davet etmek. Farkındaysan biraz gürültüye getiriyorum aslında sorduğun soruyu; çünkü “baba” meselesi hâlâ aşabildiğim bir mesele değil. Baba meselesine dair aklımda belirgin cevaplar olmadığı için ben de mümkün olduğunca geçiştirmeye çalışıyorum. Şiirde yaptığım şey bir nevi hesaplaşmadır belki. Bence daha çok demin söylediğim şeyle bağlantılı: Gündelik hayatta söyleyemediklerimi, bu yolla söylüyorum. Yoksa, bir oğlun babayla hesaplaşabileceğini düşünmüyorum. Tersinden de söyleyebiliriz şu cümleyi: “Babamın üzerinde çok hakkım vardır.” O hakları, kendi kurduğumuz dünyada kavga dövüş edinmeye çalışıyoruz.

— Kitapta ağırlıklı olarak kadınlara da sığınıyorsun. Hatta kitabın bir şiirine ‘kadınkent’ adını vererek bunu da vurguluyorsun. Bu kadınlar bir trajediyi mi işaret ediyor; yoksa bu, bir mutluluk belirtisi mi?

Kadın; sarıp sarmalayan, babanın tersi, annenin ise yansıması. Bendeki kadın duygusu bir kişiye yönelmiş bir duygu değil. Daha yukarda, pek çok şeyi aşan ve kendi içinde mırıldanan bir duygu. Bugünlerde, kitaba biraz da dışardan bakmaya başlayınca; bundan sonra yazacağım şiirlerin şu başlıklar altında toplanabileceği hissi uyanıyor bende: Kadın, Doğu, İstanbul, baba, insan, mit vb. Bendeki “kadın” duygusu, trajedinin içinde doğup ordan mutluluğa meyletmeye çalışıyor. “Hayatıma gir(e)meyen kadınlar” benim için bir trajedi olabilir. Ya da kadınlar, insanın trajediden mutluluğa -tersi de doğru- hızla adım atmasına neden olabilir. İkisi arasındaki en hızlı geçişkenliği sağlayabilen tek varlık kadın.

— Şiirlerinin gelenekle de yakın bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Kitaba ‘mukaddime’ ile başlaman, sonrasındaysa ‘divan’lara girmen sanırım gelenekten beslenmenin bir göstergesi. Bu noktada şunu sormak istiyorum; sence şiirin gelenekle ilişkisi nasıl olmalı?

“Gelenekten beslenmek” ifadesi beni acayip rahatsız ediyor. Edebiyatla uğraşan kişi ne yaparsa yapsın bu anlamıyla elbette “gelenekten beslenecektir”. Bir edebiyatçı, ilk olarak neden yazmaya karar verir ve “nasıl” yazar? Öncelikle bir edebiyat okurudur ve yaptığı okumaların neticesinde kendisi de oturup bir şeyler karalamaya karar verir. İlk yazdığı metinler de ister istemez en çok okuduğu ve beğendiği yazarın/şairin üslubuna benzeyecektir. Ama şair, sonra sonra kendi yazdıklarını ve çağdaşlarının yazdıklarını daha iyi analiz etmeye başlayınca bu zamana kadar ne yazıldığını da aklının bir köşesinde tutarak, “söylenmemiş” sözler etmeye girişecektir. Burada da şairin üslubu ortaya çıkmaya başlar. Yaptığım bu gevezelik, aslında benim rahatsızlığım. Sormak istediğin şeyi başka yere çevirmeye çalışıyorum belki de. Ama senin sorduğun şekliyle cevaplayacak olursam, eski kelimeleri kullanmak, divan şairlerine göndermeler yapmak, mitlerden ve efsanelerden veya kutsal metinlerden yararlanarak yazmak bugün “gelenekten beslenmek” kalıbı içine alınıp bir güzel tanımlanmış. Hepimizin bildiği gibi diğer yanda da, daha uçuk kaçık, fütürist, görsel malzemeden faydalanan, interneti, google’ı, bilgisayarı şiirin içine katan veya denemeler yoluyla şiirin duygusundan çok biçimine kafa yoran bir şiir var. Şimdilik buna da “avangard” diyelim. Bizim genel şiir anlayışımızda, zihnimizdeki kalıplar nedeniyle ya birine ya da ötekine ait olmak gerektiği gibi bir anlam çıkıyor. Bana soracak olursan, geleneksel üslubu kullanarak da biçimci bir şiir yazılabilir. İkisi arasında sürekli bir geçişkenlik olduğunu düşünüyorum. Çünkü has şiir yazmaya çalışan herkes bence bir şeyi “deniyor”dur aynı zamanda. Bu bakımdan deneyselcidir. Öztürkçe değil de Arapça ya da Farsça kökenli kelimeleri şiirimde kullanıyorum, kutsal metinlerden faydalanıyorum veya kimi zaman divan edebiyatının nazım biçimlerini kullanıyorum diye birden gelenekçi olabilirim. Şiirin gelenek dediğimiz birikimle ilişkisi maalesef hep vardır ve olacaktır. Bugün şiir yazarken “geleneği reddediyorum” argümanıyla yola çıkanlar da bir gün geleneğe dönüşeceklerdir.

— Biçim oyunlarına fazla girmiyorsun. Belki bir tek “Eski Şiir”de buna dair bir algıdan söz edilebilir. Son zamanlarda hayli revaçta olan biçimci/deneysel şiire kendini ne kadar yakın hissediyorsun?

Biçimci/deneysel şiiri çok severim. Ben de bir şeyler denemiştim bir ara, ama beceremedim. Bendeki, anlamı önceleyen bir şiir duygusu olduğu için; deneysel bir şey yaparken, anlamı ıskalarsam diye korktuğum için, bu işe girişmekten de çekiniyorum. İyi örnekleri yapılabilir; çünkü biçim dediğimiz, aslında üslupla başa baş giden bir şeydir.

— Ve son bir soru; kitabın girişinde “erkekler ağlarken çirkin olur kadınlar güzel” diyorsun. Erkek olmak bir ezikliği mi temsil ediyor sence?

Erkeklik üzerine burada anlatamayacağım kadar çok şey söyleyebilirim. Özellikle, senin de vurguladığın gibi “ezikliği” konusunda. Kadın olmak, tarih boyunca bir ölçüye vurulmuş, kadınlar hep bir şeyleri kazanmış; haklarını, kadınlıklarını, hatta erkekleri… Ataerkil bir söylemi savunduğum anlaşılmasın bundan. “Erkek eziktir” diyelim ve bitirelim.


Akköy
Ocak-Şubat 2011, sayı: 64

12 Ocak 2011 Çarşamba

"DİYALOJİK OKUMA" - KUMAŞ

Bâki Asiltürk - Şeref Bilsel


GENÇ KİTAPLAR ÜZERİNE-I


Bâki Asiltürk: Bundan birkaç yıl önce, bazı yayınevlerinin artık şiir kitabı basmayacağını ilan etmesi, dağıtımcıların şiir kitabı dağıtmaya yanaşmaması, “şiirin raf ömrü” tartışmasına yol açmıştı. Bu tartışmada her ne kadar “ne yapılabilir?” sorusu baş köşede olsa da galiba bir süre “hiçbir şey yapılamaz” gibi umutsuz bir durum da yaşanmadı değil. Bu arada YKY, Everest, Metis, Sel, Kanguru gibi bilinen bazı yayınevleri şiir kitabı yayımlamaya ara vermedi ama birdenbire tuhaf bir şey oldu ve şiir dokuz canlılığını (Cemal Süreya mıydı bunu söyleyen?) bir kez daha kanıtladı. Sadece şiir kitabı ya da ağırlıklı olarak şiir kitabı basan yayınevleri ortaya çıktı: Yasakmeyve, Mühür, Hayâl, Artshop, Kırmızı, Profil, Pan/Heves vd. Şu anda hemen aklıma geliverenler bunlar ve bunlara başkaları da eklenebilir kuşkusuz, tek tek saymaya gerek yok. Önemli olan, böyle bir durumun ortaya çıkmış olması. Hiç kuşkusuz, şiir adına sevindirici bir gelişme bu. Her ne kadar bazı yayınevlerinin bastığı şiir kitapları iyi dağıtılmıyorsa da… Yeni senenin şiir yıllığını hazırlarken, bu gelişmelerin de etkisiyle, diyalojik okumaların bazılarını ‘genç kitap’lara ayırma fikri uyandı bende. Asıl neden, sanırım, şu: Epeyce bir gençlik birikmesi oldu şiirde ve bunun eli yüzü düzgün bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Yıllıktaki künyelerde de görülecek, bu kitapların bazılarıyla ilgili olarak dergilerde ve gazetelerin kitap eklerinde yazılar yayımlandı ama bunların büyük bir çoğunluğunun “tanıtma” sınırını aştığını söylemek zor.

Şeref Bilsel: Şiirin mi var derdin var! Kitap tanıtımından, eleştirisinden çok röportaj yayımlanıyor galiba. İleride şair/ yazar röportajlardan hareketle yıllıklar yayımlanırsa şaşırmamak gerekir! Her şeyin paraya tahvil edildiği bir ortamda tecime uygun olmayan şiire, ne yazık ki yayınevleri de ilgi göstermiyor. Adlarını sıraladığın kimi yayınevlerinin özverili çabaları olmazsa yaprak kıpırdamayacaktı. Bu yayınevlerine -bazıları birkaç kitapla kendini bağlamış olsa da- Ebabil, Dize/Etki, Sel, Kaknüs, Mayıs, Digraf/Şiirden, İkaros, Karşı, Yitik Ülke’yi de eklemek gerekir. Çeviri kitaplar bağlamında Can Yayınlarını da…

Bâki Asiltürk: Haklısın… Ben daha çok, genç şiiri düşünerek sıralamıştım o yayınevlerini, doğal olarak başkaları da eklenebilir… Gönül ister ki, doğru dürüst şiir kitabı basan ve bunları da doğru dürüst dağıtan yayınevlerinin sayısı artsın

Şeref Bilsel: Bir de sayıları hiç de azımsanmayacak, bir yayınevinin künyesinden azade ‘kendi yayını’ olarak çıkan kitaplar var. Anadolu’dan gelen kitapların önemli bir kısmı ‘yayıncı’ bakımından bu vaziyette. Sonuçta şiir akacak yeri buluyor; sanki bir noktadan sonra şairine de tahammül edemiyor, kabarıyor ve ayrılıyor yatağından.

Bâki Asiltürk: “Kendi yayını”, önemli bir nokta. Olmamalı ama maalesef öyle! Şiir tarihimize bakıldığında da bu tarihe adını parıltılı harflerle yazdırmış yahut gölgede kalsa da iyi şiirlere imza atmış pek çok şairin ilk kitabını kendisinin yayımladığını, bazen de arkadaşlarıyla ortak kurduğu yayınevinde bastırdığını görebiliyoruz. Doğal karşılamak gerekir bunu. Kendi ateşini içinde taşıyan bir şeydir şiir biraz da…

Şeref Bilsel: “Genç şairin bitmemiş şiiri azdır.” diyordu Mayakovski. Şiirde ‘bitmemişlik duygusu’, daha ileri yaşlarda ortaya çıkıyor sanki. Son yıllarda çıkan kitapların büyük bir bölümü gençlere ait. Senin “gençlik birikmesi” dediğin şeye katılıyorum. Bu genel olarak hem şiirimizin havzası için geçerli hem de şairlerin taşıdıkları biyolojik yaş itibariyle… Gençler direniyor, ısrar ediyor, asılıyor şiire.Anlaşılan o ki, şiir de gençliği seviyor. ‘Genc’ (f.
 i.) hazine, define. İşin içinde yaşı otuzu bulmadan yaşlanan pek çok şair de var.

Bâki Asiltürk: Belki de gençler olmasa heyecan da kalmayacak. Cihan Oğuz’un şiire dair notlarında dikkatimi çekmişti yıl içinde; yaşlı şairlerin heyecanlarını tamamen yitirdiğini söylüyordu. Emeklilikle beraber şiirlerini de emekliye ayırdıklarını duyumsatmak istiyordu belki. Biraz da insafla… Çünkü bana kalırsa pek çok orta yaşlı şair de heyecanını kaybetmiş, kendini imgeden emeli etmiş durumda bugün! Lafı fazla uzatmadan kitaplara geçelim diyorum. Genç kitaplarda ne buluyoruz, ne bulamıyoruz? Genç kitapların eksiği fazlası nedir? Yeterli coşku, gerilim, heyecan, donanım göze çarpıyor mu bunlarda? Şiir bilgisine ilişkin neler bulabiliyoruz bu kitaplarda? Daha da önemlisi, şiire yeni bilgiler getirebiliyorlar mı? vs. vs. Bir yerden yola çıkacağız kuşkusuz… Yavuz Türk’ün Kumaş’ı mesela bu kitaplar içinde, şairinin sahip olduğu şiir kumaşının iyi cins olduğunu duyumsatıyor. Yavuz Türk aynı zamanda dergicilik disiplinine de sahip bir isim, bir grup arkadaşıyla beraber Yeniyazı’yı çıkarıyor. Kitap da bu yayınevinden çıktı. Onun şiirlerini, kitaplaşmadan önce de dergilerden biliyoruz. Tabii, kitap bütünlüğü içinde görmek başka bir şey. Kumaş’ta benim ilk dikkatimi çeken, biçimsellik ve ritm oldu. Şiirlerin çoğu dörtlük, üçlük, ikilik gibi sabit birimlerle ve uzunluk bakımından birbirine yakın dizelerle kurulmuş. Yani “gizli hece” diyebileceğimiz bir durum da söz konusu sanki. Bu, ister istemez, şiirde ritmin gözetildiğini düşündürüyor. Klasiği duyumsatan bu görünüşe karşın içerikte farklı bir durumla karşılaşıyor okur; biçimsel alışılmış ritmin paradoksal tamamlayanı olarak içerikte aykırı söyleyişler, gerilimli ifadeler dikkat çekiyor, “benim işte o, aşırılıklar prensi, kör kalem ben”, “mahallenin iti, evvel ve ahir zaman cücesi”, “sevgiyle değil, sövgüyle büyütülen çocuk ben”. İnsan ister istemez Baudelaire’i, Can Yücel’i, küçük İskender’i bir arada düşünüyor.

Şeref Bilsel: Cihan Oğuz’un yazılarını okuyorum Akatalpa’da. Dobra yazılar! Şairlerle hesap kitap işini düşünmeden, kafa kol muhabbetine ehemmiyet vermeden, gördüklerini açık yüreklilikle ‘gösterdiği’ samimi yazılar. Bahsettiğin yazıda da sonuna kadar haklı. Evet, Yavuz Türk (d. 1982, İstanbul) diyorduk galiba, ilk kitabına Kumaş adını uygun bulmuş. İlk duyduğumda yadırgamadım desem yalan olur; fakat zamanla kulağa yerleşen bir isim olduğunu, iddiasızlığının altında bir derinlik, masumiyet, doğuş ânı taşıdığını fark ettim. Gözünü sevdiğim “ş” sesi, 38 yıldır başımda bekliyor! Bir de, bir kumaş ilk metresinden bellidir derler. Bu bakımdan da manidar bir isim… Senin yukarıya alıntıladığın dizeler, bence kitabın en iyi şiirlerinden biri olan, “Piç Terzi”den. “Keten, İpek, Entari” başlıklarını taşıyan şiirleri de var. Bahsettiğimiz şiir, kitapta yer alan pek çok şiirde olduğu gibi “ben” üzerine kurulu bir şiir. Bir taraftan riskli, diğer taraftan imkânlı bir durum bu. Riskli çünkü, şiirin ucu (toplu olarak okura vardığı yer) açıkta kalmıyor; “ben”le mühürleniyor, kendi hikâyenizi söküp alıyor sizden bu ben. İmkânlı çünkü, bildiğiniz bir dünyadan, bir gövdeden, bir yaşamışlıktan geliyorsunuz.

Bâki Asiltürk: “Yaşamışlık” belirlemeni önemli bulduğumu söylemeliyim. Bugün, 1980 Kuşağı’nın bazı şairlerinde ve onların süreği olan bazı gençlerde ne yazık ki hayattan kopukluk had safhada. Usta denebilecek isimlerde neyse de gençler nasıl böyle kitabî bir şiire gönül indirir, bunu hiçbir zaman anlayamamışımdır. Gençlik demek heyecan demek, coşku demek, gerilim demektir. Gençlik, hayat demektir! Genç şairin öncelikle “ben”den yola çıkması beklenir. O “ben” şairi nereye götürecekse sonra şekillenir o. Yavuz’da yer yer başkasının sesiyle, mesela Ece Ayhan’ın sesiyle (“Piç Terzinin Dediği” veya “Divana Giriş”te bu durum had safhada) veya Cemal Süreya’nın sesiyle (“Kadınkent” şiiri) konuşma kusuru da göze çarpıyor ama hangimiz ilk şiirlerimizde başkalarının sesini bulaştırmadık ki kendi sesimize? Doğu’ya bakarken, ki genellikle öyle yapıyor, başka şairlerle buluşurken “ben”ini koruma çabası önemli yavuz Türk’te.

Şeref Bilsel: Yavuz demin konuştuğumuz “Piç Terzi”de yaşanmışlıktan yola çıkarak “ben”in yerine “insan”ı ikame etmiş. “Babası yok sülalesinin baş piçi” ya da “tanrım, beni neden yalnız bıraktın, diyen ben” vb. İlk dizeyle Âdem’e, ikinci dizeyle İsa’ya telmihte bulunuyor. Şiirlerinde kendini en çok belli eden sanat da telmih.

Bâki Asiltürk: İyi söyledin bunu. 2000’lerin başlarında yazdığım bir yazıda, genç şiirde söz sanatlarının ne şekilde kullanıldığından ya da başka bir ifadeyle, günümüz şiirinde söz sanatlarının nasıl tezahür ettiğinden bahsetmiştim. Belki, sekiz-on kitaba birden bakılarak böyle bir makale tekrardan yazılmalı… Neyse, dağıtmayayım…

Şeref Bilsel: Bu telmihlerle Yavuz Türk, bizi, geçmişteki bilinen bir olaya gönderiyor; onun üzerinden şimdiki zamanı söz sahibi kılıyor. Baudelaire’i, Can Yücel’i, küçük İskender’i bir arada düşündürüyor, diyorsun. Bence Yavuz, bu isimlere nazaran daha “aklı başında”.

Bâki Asiltürk: “Aklı başında” derken?...

Şeref Bilsel: Bu isimlerde daha çok sezgi egemen; verili gerçekliği yıkıp yeniden inşa ediyorlar. Yavuz’un bir ayağı sürekli yerde; uçmuyor, ama uçmanın bilgisini taşıyor. Mesela “Picasso, 1918” adlı şiiri, biyografik bilgileri köşe edinmiş bir şiir. Picasso üzerine yazılabilecek en güzel şiirlerden biri. Aynı zamanda şairin bir çılgınlık yapması için en uygun şiiri belki; fakat yapmıyor. Anlatıyor, bilgi veriyor. Durduruyor okuru. Soru şu: Picasso mu Yavuz’un şiirine bir şey katıyor; Yavuz mu Picasso’nun hayatına bir şey katmak için uğraşıyor?

Bâki Asiltürk: Zaten, göndermede bulunduğu metne ya da resme, filme, şarkıya neyse, yeni bir hayatiyet kazandırmayan metinlerarasılığın sadece bir oyun olduğunu düşünürüm. Kendi metnine derinlik kattığı kadar, okuru nereye gönderiyorsa onu da yeniden yaşama alanına taşıma gücünde olmalı bu tür ilişkiler. Yavuz’un, bu anlamda, “Picasso, 1918” şiirini önemsediğimi söylemeliyim. Güzel bir harman var bu şiirde. Bir yanda savaştan yaralı dönen başı sargılı Apollinaire, bir yanda kadınlara düşkünlüğüyle kendini harap eden olağanüstü Picasso, bir yanda da onlara günümüzden bakan, uzaktan ve yakından bakan şairin kendisi. Bu harmanlamayı başarılı bulmamın nedeni, sanırım, şiirin “sahicilik” duygusu vermesi bana.

Şeref Bilsel: Bunu düşünmek lazım. Picasso, modern bir mazmun gibi ele alınabilir; fakat biz bir şiirden Picasso’nun hayatını bize vermesini mi beklemeliyiz, yoksa daha başka şeyler mi? Mesela Picasso’ya dair bildiklerimizi yıkan, onu farklı mekânlara ve insanlara taşıyan bir şiir kurulmuş olsaydı nasıl olurdu? Biyografik belgelerin ağırlığını taşıyan şiir, bu belgelerden haberdar bir okurun önünde kolay kolay kanatlanamaz. Bunu demeye çalışıyorum. Bütün bunlar ortada olanın şiiriyetini sakatlamıyor elbet. Kitabın en özgün şiirlerinden biri de “Eski Şiir”. Dip okumalarla yürüyen sıkı bir şiir. Ben olsam dipnotları yerinde tutar ama rakamları kullanmazdım; arayan bulsun! Daha çok Doğu’yu ele veren eski kelimelerin yoğunluğu da şiirinin özelliklerinden biri: tavaf, yedi askı, İbrahim, çün, kays, Mecnûn, Leylâ, fetih… buradan çıkarak da bir okuma yapılabilir. Bizi doğu’ya götüren değil de bize doğu’yu gösteren bir şiir demek daha doğru olur belki.

Bâki Asiltürk: Bu tip arkaik sözcükler için, “metinlerarasılık” konusunda ne düşünüyorsam aynı şeyi düşünüyorum. 2000’lerin başlarında bazı şairler arasında moda olmuştu bir ara böylesi arkaik sözcüklerle yazmak. İnsan, dedesinin dedesiyle falan konuştuğunu zannediyordu o şiirleri okurken. Hadi, “konuşma” olsa neyse, o da yoktu hatta, daha çok kitabîlikle yürümeye çalışan ve böyle olunca da sık sık topallayan şiirlerdi. Şimdilerde azaldı bu, belki azaldı yerine gerçek kimliğine kavuştu demen lazım, yapaylıktan uzaklaşıldı, doğala dönüldü. Yavuz’da biraz farklı bir durum var, Yavuz bunları birer kültür taşıyıcısı olarak görüyor, zamansal bağlantıları gözeterek de kullanıyor. Şiiri onlara emanet etmiyor. “Ortadoğu” şiirinde bu dil karşılaştırmasını da yapıyor. Bu şiirde, derdini anlatırken biraz didaktizme düştüğünü de söylemem lazım. Şunu mutlaka vurgulayarak: Yavuz, arkaik sözcükleri, ölü kültürler mezarlığında dolaşma amaçlı kullanmıyor, onların kültürlerin ölü yanlarının sözcükleri olduğunu biliyor. Orayı kaşıyor sanki… Ya da, bana öyle geliyor…

Şeref Bilsel: Bir başka unsur: İroni. “Alay” demek daha doğru olabilir. “gidiyorum tanrım, başka şiirde görüşmek üzere” dizesiyle biten “İronik Haziran” adlı şiirde “evlilikte ve şiirde kafiye çok iyi, çok iyi” diyor. Yalnız insan kafiyesizdir, derler. Ben Yavuz’un şiirinin arka planında bir halk kültürü yoğunluğu da görüyorum. Sadece ketenle, entariyle, Leyla ile açıklanamayacak bir yerlilik.

Bâki Asiltürk: Bu yerliliği anlıyorum. Yine de şunu söylemem lazım: Kitapta, Doğu epeyce yer tutuyor, hatta kitabın ruhunu Doğu tamamlıyor, temsil ediyor diyebilirim. Tercih meselesi… Doğu da Batı da şiirindir sonuçta.

Şeref Bilsel: Gerilim demiştin yukarıda, bunu biraz açmak gerekebilir. Gerilim, son dönem şairlerinin ayrılmaz birer parçası haline geldi. Burada şunu da görmek lazım: Bir gerilimden mi doğuyor şiir yoksa bir gerilim mi yaratmak istiyor? Şairin özel tarihinden kimi şifreleri okumaya çalışmak bizi anlaşılır bir yere taşımaz diye düşünüyorum. Senin Gösteri’de devam ettirdiğin yazılardan edindiğin tecrübe var. Yani birkaç kavramdan yola çıkıp (sözgelimi Yavuz Türk’ün şiirinde “anne” ve “baba” ile karşılaştığımız yerde bir olumsuz atmosfer açılıyor önümüze, bir sorgulama, kendi kendini kınama hali.) şairin öznel tarihini çözümlemeye çalışmak doğru gözükmüyor bana.

Bâki Asiltürk: Biliyorum, sen psikanalitik çözümlemelere, daha doğrusu şiire o anahtarla bakmaya oldum olası karşısındır. Doğrusu ben de şiire sadece bu anahtarla yaklaşmanın doğru olmadığını düşünürüm. Yine de, son yıllarda Yusuf Alper’in yaptığı çalışmaları ilgiyle okuyorum. Sadece oradan değil ama oradan da bakılabilir. Şiir o zenginliği taşıyorsa sorun yok. Tabii, seni anlıyorum, şiirde şairin yaratmaya çalıştığı gerilimin ya da şiire yedirilmeye çalışılan psikoloji öğesinin yapaylığından yakınıyorsun. Haklısın burada…

Şeref Bilsel: Yusuf Alper’in emeğini, dikkatini asla küçümsemiyorum; pek çok yol gösterici saptamalara vardığını da söylemeliyim; özellikle ‘Cemal Süreya ve Şiiri’ üzerine. Fakat şu da var: kendini tanıyan kaç şair var? Biz, bu şairleri (hayatları bağlamında) tanıdığımızı iddia edelim. Yunus, bütün ömrünü kendini bilmek yolunda sürmedi mi? Neyse, ben bu konuda Hâşim gibi düşünüyorum. “Şair yolda iz bırakır, kanıt değil.” der Rene Char. Biliyorum, sen gerilim derken, elbette şairin karnındaki anlamı deşifre etmekten bahsetmiyorsun. Şunu yapabiliriz; seslerin vuruşmasından bize kalan akustiği dinleyerek, yani şiirin dış biçiminin bize verdiği imkânlara bakarak bazı saptamalara gidebiliriz belki. Demin “İronik Haziran” adlı bir şiirden bahsettim. O şiirde bir dize içinde geçen “bambaşka” sözcüğü şu şekilde dizayn edilmiş: ‘bambaşka’, yani buna gerek var mı? O güzel şiirden bir tek -takoz gibi- bu mu akılda kalsın isteniyor. Pilavdan dönmeyeceğim derken kaşığınıza gelen bir kemik parçasıyla birdenbire kaşığı elinizden bırakmanız gibi!

Bâki Asiltürk: Burada esas suçu, 1980’lerden gelen bazı şairlerde aramak lazım. Orhan Veli’yle yarışmak istiyorlardı, bunu beceremeyince bu tip dilbilgisel oyunları şiire bulaştırdılar, şiiri bununla epeyce kirlettiler. Yıllardır yıkamaya çalışıyoruz, hâlâ tam olarak temizleyemedik şiiri bunlardan. Yavuz’da fazla yok, o nedenle de çok dikkat çekmiyor sanırım. Bir ara, Mustafa Ergin Kılıç böyle şiirler yazdı. Neyse, o da vazgeçti gibi. İyi ki de vazgeçti…

Şeref Bilsel: Mustafa Ergin Kılıç deyince ‘şiirler’ yazan birisi değil de ‘kitaplar’ yazan birisi geliyor aklıma. Galiba önce ‘şiirler’ yazmakta fayda var. Evet, şükür ki Yavuz da bu tür oyunlara başka şiirlerinde bulaşmamış. “Ortadoğu’da Güzelleme” adlı şiirinde şu tekrarlar çok orijinal: “tenine değen nedir? / elim mi, çiçek mi / elim bir çiçek mi yoksa?” Tabii buradaki ‘elim’i şapkalı ‘î’ olarak alınca, -Arapça ‘elem’den-, dert ve keder veren, sızlatan, ağrıtan, acıtan anlamlarını da beraberinde getiriyor. Her ne kadar ilk bölümde ‘kumaş’ etrafında şiirler yer alsa da; tematik bir bütünlüğe sahip bir kitap olduğunu söyleyemeyiz; ama genel olarak baktığımda; dinlendirilmiş, aceleye getirilmemiş şiirler olduklarını söyleyebilirim Kumaş’takilerin. Yeri gelmişken, ben şiirde bu tematik bütünlüğe akıl erdiremem. Her şiir başka bir tarafa bakabilir; bakmalıdır da. Belki destansı bir metinde bu bütünlük hissi aranabilir. Şimdi Yavuz’un bu 27 şiiri bir şiirin 27 ayrı dizesi gibi de okunabilir. Zaten kitap dediğimiz nesne bir büyük şiir değil mi? Nasıl ki bir şiirde inen çıkan dizeler olur; kitapta da bu durumu görebiliriz; bazı şiirler nefes alsın diye bazı şiirler kenara çekilebilir. Ben, her okuyuşta kendinde saklı olanı ele veren, yeni hisler uyandıran bir kitap olarak tuttum Kumaş’ı. Bakalım ve dinleyelim bu kumaştan daha neler sökün edecek. 

Bâki Asiltürk: Bazı şairler vardır, ne yazsa okunur. Bazı şairler (!) vardır, ne yazarsa yazsın okunmaz. Bazı genç şairler vardır, daha ilk kitaplarıyla kendilerinin yolunu tıkarlar. Bazı gençler de vardır ki, hem ilk kitaplarıyla iyi bir izlenim bırakırlar hem de bundan sonra yazacaklarını merak ettirirler. Yavuz’un bundan sonra ne yazacağını merak ediyorum. [...]








Özgür Edebiyat
Ocak-Şubat 2011