12 Ocak 2011 Çarşamba

"DİYALOJİK OKUMA" - KUMAŞ

Bâki Asiltürk - Şeref Bilsel


GENÇ KİTAPLAR ÜZERİNE-I


Bâki Asiltürk: Bundan birkaç yıl önce, bazı yayınevlerinin artık şiir kitabı basmayacağını ilan etmesi, dağıtımcıların şiir kitabı dağıtmaya yanaşmaması, “şiirin raf ömrü” tartışmasına yol açmıştı. Bu tartışmada her ne kadar “ne yapılabilir?” sorusu baş köşede olsa da galiba bir süre “hiçbir şey yapılamaz” gibi umutsuz bir durum da yaşanmadı değil. Bu arada YKY, Everest, Metis, Sel, Kanguru gibi bilinen bazı yayınevleri şiir kitabı yayımlamaya ara vermedi ama birdenbire tuhaf bir şey oldu ve şiir dokuz canlılığını (Cemal Süreya mıydı bunu söyleyen?) bir kez daha kanıtladı. Sadece şiir kitabı ya da ağırlıklı olarak şiir kitabı basan yayınevleri ortaya çıktı: Yasakmeyve, Mühür, Hayâl, Artshop, Kırmızı, Profil, Pan/Heves vd. Şu anda hemen aklıma geliverenler bunlar ve bunlara başkaları da eklenebilir kuşkusuz, tek tek saymaya gerek yok. Önemli olan, böyle bir durumun ortaya çıkmış olması. Hiç kuşkusuz, şiir adına sevindirici bir gelişme bu. Her ne kadar bazı yayınevlerinin bastığı şiir kitapları iyi dağıtılmıyorsa da… Yeni senenin şiir yıllığını hazırlarken, bu gelişmelerin de etkisiyle, diyalojik okumaların bazılarını ‘genç kitap’lara ayırma fikri uyandı bende. Asıl neden, sanırım, şu: Epeyce bir gençlik birikmesi oldu şiirde ve bunun eli yüzü düzgün bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Yıllıktaki künyelerde de görülecek, bu kitapların bazılarıyla ilgili olarak dergilerde ve gazetelerin kitap eklerinde yazılar yayımlandı ama bunların büyük bir çoğunluğunun “tanıtma” sınırını aştığını söylemek zor.

Şeref Bilsel: Şiirin mi var derdin var! Kitap tanıtımından, eleştirisinden çok röportaj yayımlanıyor galiba. İleride şair/ yazar röportajlardan hareketle yıllıklar yayımlanırsa şaşırmamak gerekir! Her şeyin paraya tahvil edildiği bir ortamda tecime uygun olmayan şiire, ne yazık ki yayınevleri de ilgi göstermiyor. Adlarını sıraladığın kimi yayınevlerinin özverili çabaları olmazsa yaprak kıpırdamayacaktı. Bu yayınevlerine -bazıları birkaç kitapla kendini bağlamış olsa da- Ebabil, Dize/Etki, Sel, Kaknüs, Mayıs, Digraf/Şiirden, İkaros, Karşı, Yitik Ülke’yi de eklemek gerekir. Çeviri kitaplar bağlamında Can Yayınlarını da…

Bâki Asiltürk: Haklısın… Ben daha çok, genç şiiri düşünerek sıralamıştım o yayınevlerini, doğal olarak başkaları da eklenebilir… Gönül ister ki, doğru dürüst şiir kitabı basan ve bunları da doğru dürüst dağıtan yayınevlerinin sayısı artsın

Şeref Bilsel: Bir de sayıları hiç de azımsanmayacak, bir yayınevinin künyesinden azade ‘kendi yayını’ olarak çıkan kitaplar var. Anadolu’dan gelen kitapların önemli bir kısmı ‘yayıncı’ bakımından bu vaziyette. Sonuçta şiir akacak yeri buluyor; sanki bir noktadan sonra şairine de tahammül edemiyor, kabarıyor ve ayrılıyor yatağından.

Bâki Asiltürk: “Kendi yayını”, önemli bir nokta. Olmamalı ama maalesef öyle! Şiir tarihimize bakıldığında da bu tarihe adını parıltılı harflerle yazdırmış yahut gölgede kalsa da iyi şiirlere imza atmış pek çok şairin ilk kitabını kendisinin yayımladığını, bazen de arkadaşlarıyla ortak kurduğu yayınevinde bastırdığını görebiliyoruz. Doğal karşılamak gerekir bunu. Kendi ateşini içinde taşıyan bir şeydir şiir biraz da…

Şeref Bilsel: “Genç şairin bitmemiş şiiri azdır.” diyordu Mayakovski. Şiirde ‘bitmemişlik duygusu’, daha ileri yaşlarda ortaya çıkıyor sanki. Son yıllarda çıkan kitapların büyük bir bölümü gençlere ait. Senin “gençlik birikmesi” dediğin şeye katılıyorum. Bu genel olarak hem şiirimizin havzası için geçerli hem de şairlerin taşıdıkları biyolojik yaş itibariyle… Gençler direniyor, ısrar ediyor, asılıyor şiire.Anlaşılan o ki, şiir de gençliği seviyor. ‘Genc’ (f.
 i.) hazine, define. İşin içinde yaşı otuzu bulmadan yaşlanan pek çok şair de var.

Bâki Asiltürk: Belki de gençler olmasa heyecan da kalmayacak. Cihan Oğuz’un şiire dair notlarında dikkatimi çekmişti yıl içinde; yaşlı şairlerin heyecanlarını tamamen yitirdiğini söylüyordu. Emeklilikle beraber şiirlerini de emekliye ayırdıklarını duyumsatmak istiyordu belki. Biraz da insafla… Çünkü bana kalırsa pek çok orta yaşlı şair de heyecanını kaybetmiş, kendini imgeden emeli etmiş durumda bugün! Lafı fazla uzatmadan kitaplara geçelim diyorum. Genç kitaplarda ne buluyoruz, ne bulamıyoruz? Genç kitapların eksiği fazlası nedir? Yeterli coşku, gerilim, heyecan, donanım göze çarpıyor mu bunlarda? Şiir bilgisine ilişkin neler bulabiliyoruz bu kitaplarda? Daha da önemlisi, şiire yeni bilgiler getirebiliyorlar mı? vs. vs. Bir yerden yola çıkacağız kuşkusuz… Yavuz Türk’ün Kumaş’ı mesela bu kitaplar içinde, şairinin sahip olduğu şiir kumaşının iyi cins olduğunu duyumsatıyor. Yavuz Türk aynı zamanda dergicilik disiplinine de sahip bir isim, bir grup arkadaşıyla beraber Yeniyazı’yı çıkarıyor. Kitap da bu yayınevinden çıktı. Onun şiirlerini, kitaplaşmadan önce de dergilerden biliyoruz. Tabii, kitap bütünlüğü içinde görmek başka bir şey. Kumaş’ta benim ilk dikkatimi çeken, biçimsellik ve ritm oldu. Şiirlerin çoğu dörtlük, üçlük, ikilik gibi sabit birimlerle ve uzunluk bakımından birbirine yakın dizelerle kurulmuş. Yani “gizli hece” diyebileceğimiz bir durum da söz konusu sanki. Bu, ister istemez, şiirde ritmin gözetildiğini düşündürüyor. Klasiği duyumsatan bu görünüşe karşın içerikte farklı bir durumla karşılaşıyor okur; biçimsel alışılmış ritmin paradoksal tamamlayanı olarak içerikte aykırı söyleyişler, gerilimli ifadeler dikkat çekiyor, “benim işte o, aşırılıklar prensi, kör kalem ben”, “mahallenin iti, evvel ve ahir zaman cücesi”, “sevgiyle değil, sövgüyle büyütülen çocuk ben”. İnsan ister istemez Baudelaire’i, Can Yücel’i, küçük İskender’i bir arada düşünüyor.

Şeref Bilsel: Cihan Oğuz’un yazılarını okuyorum Akatalpa’da. Dobra yazılar! Şairlerle hesap kitap işini düşünmeden, kafa kol muhabbetine ehemmiyet vermeden, gördüklerini açık yüreklilikle ‘gösterdiği’ samimi yazılar. Bahsettiğin yazıda da sonuna kadar haklı. Evet, Yavuz Türk (d. 1982, İstanbul) diyorduk galiba, ilk kitabına Kumaş adını uygun bulmuş. İlk duyduğumda yadırgamadım desem yalan olur; fakat zamanla kulağa yerleşen bir isim olduğunu, iddiasızlığının altında bir derinlik, masumiyet, doğuş ânı taşıdığını fark ettim. Gözünü sevdiğim “ş” sesi, 38 yıldır başımda bekliyor! Bir de, bir kumaş ilk metresinden bellidir derler. Bu bakımdan da manidar bir isim… Senin yukarıya alıntıladığın dizeler, bence kitabın en iyi şiirlerinden biri olan, “Piç Terzi”den. “Keten, İpek, Entari” başlıklarını taşıyan şiirleri de var. Bahsettiğimiz şiir, kitapta yer alan pek çok şiirde olduğu gibi “ben” üzerine kurulu bir şiir. Bir taraftan riskli, diğer taraftan imkânlı bir durum bu. Riskli çünkü, şiirin ucu (toplu olarak okura vardığı yer) açıkta kalmıyor; “ben”le mühürleniyor, kendi hikâyenizi söküp alıyor sizden bu ben. İmkânlı çünkü, bildiğiniz bir dünyadan, bir gövdeden, bir yaşamışlıktan geliyorsunuz.

Bâki Asiltürk: “Yaşamışlık” belirlemeni önemli bulduğumu söylemeliyim. Bugün, 1980 Kuşağı’nın bazı şairlerinde ve onların süreği olan bazı gençlerde ne yazık ki hayattan kopukluk had safhada. Usta denebilecek isimlerde neyse de gençler nasıl böyle kitabî bir şiire gönül indirir, bunu hiçbir zaman anlayamamışımdır. Gençlik demek heyecan demek, coşku demek, gerilim demektir. Gençlik, hayat demektir! Genç şairin öncelikle “ben”den yola çıkması beklenir. O “ben” şairi nereye götürecekse sonra şekillenir o. Yavuz’da yer yer başkasının sesiyle, mesela Ece Ayhan’ın sesiyle (“Piç Terzinin Dediği” veya “Divana Giriş”te bu durum had safhada) veya Cemal Süreya’nın sesiyle (“Kadınkent” şiiri) konuşma kusuru da göze çarpıyor ama hangimiz ilk şiirlerimizde başkalarının sesini bulaştırmadık ki kendi sesimize? Doğu’ya bakarken, ki genellikle öyle yapıyor, başka şairlerle buluşurken “ben”ini koruma çabası önemli yavuz Türk’te.

Şeref Bilsel: Yavuz demin konuştuğumuz “Piç Terzi”de yaşanmışlıktan yola çıkarak “ben”in yerine “insan”ı ikame etmiş. “Babası yok sülalesinin baş piçi” ya da “tanrım, beni neden yalnız bıraktın, diyen ben” vb. İlk dizeyle Âdem’e, ikinci dizeyle İsa’ya telmihte bulunuyor. Şiirlerinde kendini en çok belli eden sanat da telmih.

Bâki Asiltürk: İyi söyledin bunu. 2000’lerin başlarında yazdığım bir yazıda, genç şiirde söz sanatlarının ne şekilde kullanıldığından ya da başka bir ifadeyle, günümüz şiirinde söz sanatlarının nasıl tezahür ettiğinden bahsetmiştim. Belki, sekiz-on kitaba birden bakılarak böyle bir makale tekrardan yazılmalı… Neyse, dağıtmayayım…

Şeref Bilsel: Bu telmihlerle Yavuz Türk, bizi, geçmişteki bilinen bir olaya gönderiyor; onun üzerinden şimdiki zamanı söz sahibi kılıyor. Baudelaire’i, Can Yücel’i, küçük İskender’i bir arada düşündürüyor, diyorsun. Bence Yavuz, bu isimlere nazaran daha “aklı başında”.

Bâki Asiltürk: “Aklı başında” derken?...

Şeref Bilsel: Bu isimlerde daha çok sezgi egemen; verili gerçekliği yıkıp yeniden inşa ediyorlar. Yavuz’un bir ayağı sürekli yerde; uçmuyor, ama uçmanın bilgisini taşıyor. Mesela “Picasso, 1918” adlı şiiri, biyografik bilgileri köşe edinmiş bir şiir. Picasso üzerine yazılabilecek en güzel şiirlerden biri. Aynı zamanda şairin bir çılgınlık yapması için en uygun şiiri belki; fakat yapmıyor. Anlatıyor, bilgi veriyor. Durduruyor okuru. Soru şu: Picasso mu Yavuz’un şiirine bir şey katıyor; Yavuz mu Picasso’nun hayatına bir şey katmak için uğraşıyor?

Bâki Asiltürk: Zaten, göndermede bulunduğu metne ya da resme, filme, şarkıya neyse, yeni bir hayatiyet kazandırmayan metinlerarasılığın sadece bir oyun olduğunu düşünürüm. Kendi metnine derinlik kattığı kadar, okuru nereye gönderiyorsa onu da yeniden yaşama alanına taşıma gücünde olmalı bu tür ilişkiler. Yavuz’un, bu anlamda, “Picasso, 1918” şiirini önemsediğimi söylemeliyim. Güzel bir harman var bu şiirde. Bir yanda savaştan yaralı dönen başı sargılı Apollinaire, bir yanda kadınlara düşkünlüğüyle kendini harap eden olağanüstü Picasso, bir yanda da onlara günümüzden bakan, uzaktan ve yakından bakan şairin kendisi. Bu harmanlamayı başarılı bulmamın nedeni, sanırım, şiirin “sahicilik” duygusu vermesi bana.

Şeref Bilsel: Bunu düşünmek lazım. Picasso, modern bir mazmun gibi ele alınabilir; fakat biz bir şiirden Picasso’nun hayatını bize vermesini mi beklemeliyiz, yoksa daha başka şeyler mi? Mesela Picasso’ya dair bildiklerimizi yıkan, onu farklı mekânlara ve insanlara taşıyan bir şiir kurulmuş olsaydı nasıl olurdu? Biyografik belgelerin ağırlığını taşıyan şiir, bu belgelerden haberdar bir okurun önünde kolay kolay kanatlanamaz. Bunu demeye çalışıyorum. Bütün bunlar ortada olanın şiiriyetini sakatlamıyor elbet. Kitabın en özgün şiirlerinden biri de “Eski Şiir”. Dip okumalarla yürüyen sıkı bir şiir. Ben olsam dipnotları yerinde tutar ama rakamları kullanmazdım; arayan bulsun! Daha çok Doğu’yu ele veren eski kelimelerin yoğunluğu da şiirinin özelliklerinden biri: tavaf, yedi askı, İbrahim, çün, kays, Mecnûn, Leylâ, fetih… buradan çıkarak da bir okuma yapılabilir. Bizi doğu’ya götüren değil de bize doğu’yu gösteren bir şiir demek daha doğru olur belki.

Bâki Asiltürk: Bu tip arkaik sözcükler için, “metinlerarasılık” konusunda ne düşünüyorsam aynı şeyi düşünüyorum. 2000’lerin başlarında bazı şairler arasında moda olmuştu bir ara böylesi arkaik sözcüklerle yazmak. İnsan, dedesinin dedesiyle falan konuştuğunu zannediyordu o şiirleri okurken. Hadi, “konuşma” olsa neyse, o da yoktu hatta, daha çok kitabîlikle yürümeye çalışan ve böyle olunca da sık sık topallayan şiirlerdi. Şimdilerde azaldı bu, belki azaldı yerine gerçek kimliğine kavuştu demen lazım, yapaylıktan uzaklaşıldı, doğala dönüldü. Yavuz’da biraz farklı bir durum var, Yavuz bunları birer kültür taşıyıcısı olarak görüyor, zamansal bağlantıları gözeterek de kullanıyor. Şiiri onlara emanet etmiyor. “Ortadoğu” şiirinde bu dil karşılaştırmasını da yapıyor. Bu şiirde, derdini anlatırken biraz didaktizme düştüğünü de söylemem lazım. Şunu mutlaka vurgulayarak: Yavuz, arkaik sözcükleri, ölü kültürler mezarlığında dolaşma amaçlı kullanmıyor, onların kültürlerin ölü yanlarının sözcükleri olduğunu biliyor. Orayı kaşıyor sanki… Ya da, bana öyle geliyor…

Şeref Bilsel: Bir başka unsur: İroni. “Alay” demek daha doğru olabilir. “gidiyorum tanrım, başka şiirde görüşmek üzere” dizesiyle biten “İronik Haziran” adlı şiirde “evlilikte ve şiirde kafiye çok iyi, çok iyi” diyor. Yalnız insan kafiyesizdir, derler. Ben Yavuz’un şiirinin arka planında bir halk kültürü yoğunluğu da görüyorum. Sadece ketenle, entariyle, Leyla ile açıklanamayacak bir yerlilik.

Bâki Asiltürk: Bu yerliliği anlıyorum. Yine de şunu söylemem lazım: Kitapta, Doğu epeyce yer tutuyor, hatta kitabın ruhunu Doğu tamamlıyor, temsil ediyor diyebilirim. Tercih meselesi… Doğu da Batı da şiirindir sonuçta.

Şeref Bilsel: Gerilim demiştin yukarıda, bunu biraz açmak gerekebilir. Gerilim, son dönem şairlerinin ayrılmaz birer parçası haline geldi. Burada şunu da görmek lazım: Bir gerilimden mi doğuyor şiir yoksa bir gerilim mi yaratmak istiyor? Şairin özel tarihinden kimi şifreleri okumaya çalışmak bizi anlaşılır bir yere taşımaz diye düşünüyorum. Senin Gösteri’de devam ettirdiğin yazılardan edindiğin tecrübe var. Yani birkaç kavramdan yola çıkıp (sözgelimi Yavuz Türk’ün şiirinde “anne” ve “baba” ile karşılaştığımız yerde bir olumsuz atmosfer açılıyor önümüze, bir sorgulama, kendi kendini kınama hali.) şairin öznel tarihini çözümlemeye çalışmak doğru gözükmüyor bana.

Bâki Asiltürk: Biliyorum, sen psikanalitik çözümlemelere, daha doğrusu şiire o anahtarla bakmaya oldum olası karşısındır. Doğrusu ben de şiire sadece bu anahtarla yaklaşmanın doğru olmadığını düşünürüm. Yine de, son yıllarda Yusuf Alper’in yaptığı çalışmaları ilgiyle okuyorum. Sadece oradan değil ama oradan da bakılabilir. Şiir o zenginliği taşıyorsa sorun yok. Tabii, seni anlıyorum, şiirde şairin yaratmaya çalıştığı gerilimin ya da şiire yedirilmeye çalışılan psikoloji öğesinin yapaylığından yakınıyorsun. Haklısın burada…

Şeref Bilsel: Yusuf Alper’in emeğini, dikkatini asla küçümsemiyorum; pek çok yol gösterici saptamalara vardığını da söylemeliyim; özellikle ‘Cemal Süreya ve Şiiri’ üzerine. Fakat şu da var: kendini tanıyan kaç şair var? Biz, bu şairleri (hayatları bağlamında) tanıdığımızı iddia edelim. Yunus, bütün ömrünü kendini bilmek yolunda sürmedi mi? Neyse, ben bu konuda Hâşim gibi düşünüyorum. “Şair yolda iz bırakır, kanıt değil.” der Rene Char. Biliyorum, sen gerilim derken, elbette şairin karnındaki anlamı deşifre etmekten bahsetmiyorsun. Şunu yapabiliriz; seslerin vuruşmasından bize kalan akustiği dinleyerek, yani şiirin dış biçiminin bize verdiği imkânlara bakarak bazı saptamalara gidebiliriz belki. Demin “İronik Haziran” adlı bir şiirden bahsettim. O şiirde bir dize içinde geçen “bambaşka” sözcüğü şu şekilde dizayn edilmiş: ‘bambaşka’, yani buna gerek var mı? O güzel şiirden bir tek -takoz gibi- bu mu akılda kalsın isteniyor. Pilavdan dönmeyeceğim derken kaşığınıza gelen bir kemik parçasıyla birdenbire kaşığı elinizden bırakmanız gibi!

Bâki Asiltürk: Burada esas suçu, 1980’lerden gelen bazı şairlerde aramak lazım. Orhan Veli’yle yarışmak istiyorlardı, bunu beceremeyince bu tip dilbilgisel oyunları şiire bulaştırdılar, şiiri bununla epeyce kirlettiler. Yıllardır yıkamaya çalışıyoruz, hâlâ tam olarak temizleyemedik şiiri bunlardan. Yavuz’da fazla yok, o nedenle de çok dikkat çekmiyor sanırım. Bir ara, Mustafa Ergin Kılıç böyle şiirler yazdı. Neyse, o da vazgeçti gibi. İyi ki de vazgeçti…

Şeref Bilsel: Mustafa Ergin Kılıç deyince ‘şiirler’ yazan birisi değil de ‘kitaplar’ yazan birisi geliyor aklıma. Galiba önce ‘şiirler’ yazmakta fayda var. Evet, şükür ki Yavuz da bu tür oyunlara başka şiirlerinde bulaşmamış. “Ortadoğu’da Güzelleme” adlı şiirinde şu tekrarlar çok orijinal: “tenine değen nedir? / elim mi, çiçek mi / elim bir çiçek mi yoksa?” Tabii buradaki ‘elim’i şapkalı ‘î’ olarak alınca, -Arapça ‘elem’den-, dert ve keder veren, sızlatan, ağrıtan, acıtan anlamlarını da beraberinde getiriyor. Her ne kadar ilk bölümde ‘kumaş’ etrafında şiirler yer alsa da; tematik bir bütünlüğe sahip bir kitap olduğunu söyleyemeyiz; ama genel olarak baktığımda; dinlendirilmiş, aceleye getirilmemiş şiirler olduklarını söyleyebilirim Kumaş’takilerin. Yeri gelmişken, ben şiirde bu tematik bütünlüğe akıl erdiremem. Her şiir başka bir tarafa bakabilir; bakmalıdır da. Belki destansı bir metinde bu bütünlük hissi aranabilir. Şimdi Yavuz’un bu 27 şiiri bir şiirin 27 ayrı dizesi gibi de okunabilir. Zaten kitap dediğimiz nesne bir büyük şiir değil mi? Nasıl ki bir şiirde inen çıkan dizeler olur; kitapta da bu durumu görebiliriz; bazı şiirler nefes alsın diye bazı şiirler kenara çekilebilir. Ben, her okuyuşta kendinde saklı olanı ele veren, yeni hisler uyandıran bir kitap olarak tuttum Kumaş’ı. Bakalım ve dinleyelim bu kumaştan daha neler sökün edecek. 

Bâki Asiltürk: Bazı şairler vardır, ne yazsa okunur. Bazı şairler (!) vardır, ne yazarsa yazsın okunmaz. Bazı genç şairler vardır, daha ilk kitaplarıyla kendilerinin yolunu tıkarlar. Bazı gençler de vardır ki, hem ilk kitaplarıyla iyi bir izlenim bırakırlar hem de bundan sonra yazacaklarını merak ettirirler. Yavuz’un bundan sonra ne yazacağını merak ediyorum. [...]








Özgür Edebiyat
Ocak-Şubat 2011