28 Aralık 2012 Cuma

Şairler İçin Kolay Yazım Hocası



1.

* Her noktalama işaretinden sonra kesinlikle bir boşluk [  ] vardır.
* Her noktalama işaretinden önce kesinlikle bir boşluk [  ] yoktur.
* Yazının içinde bold kesinlikle kullanılmaz. Bundan kaçının. Boldseverler için iki öneri:
1) Yazıda vurgulanmak istenen yerler bold yapılmaz; vurgulanmak istenen ifade ya çift tırnağa alınır [“ ”] veya elzem durumlarda italik yapılır.
2) Sevdiğiniz şairden alıntı yaparken onun ismini bold yazmanız onu daha çok önemsediğiniz anlamına gelmez.
* Yazı içinde bir şiir alıntısı yaparken, bu alıntıyı çift tırnak [“ ”] içinde göstermeniz yeterlidir. Şiiri veya dizeleri tırnak içine aldıktan sonra bir de italik, bold ya da italik ve bold yapmanıza gerek yok. Biliyorum, güzel görünüyor diyeceksiniz; ama hayır, güzel görünmüyor.
* Bütün dergi, gazete ve eser (kitap, film, resim, müzik albümü vs.) adları italik yazılır.
* Eğer şüphelendiğiniz, emin olmadığınız (ah, elbette biliyorum çok nadiren olur bu size) bir bilgi varsa, mutlaka yazım kılavuzuna (benim önerim Dil Derneği’ninki) veya bir sözlüğe; hadi o da olmadı Google’a bir sorun bakalım…


2.

* Cümleye virgül koyulacak yerde alt satıra atmanız şiir yazdığınız anlamına gelmez.
* Velhasıl birtakım ifadeleri ve cümlecikleri alt alta getirmek de şiir yazdığınız anlamına gelmez.
* Şiirin ne olduğunu anlayamazsınız. Ama ne olmadığını az çok anlayabilirsiniz ve bu az şey de değildir.
* Şiirin ne olmadığından yola çıkarak ulaşacağız demek ki şiire. Olmayanları eleye eleye, saf bir biçimde o olan şey kalacak elimizde. Ama şu önemli: Elemeyi neyle yapıyoruz ve nasıl bir eleme yapıyoruz. Olmayan(lar)ı elemek…
* “Şiir Nedir ve Nasıl Yazılır?” Google’ın arama satırına yazılmış bir cümledir ve sahibinin cehaletini ömür boyu yüzümüze çarpacaktır.


Yavuz Türk, 2011
Hurda Sanat, S. 4, Ekim 2011

Tüy





“Dinle, şimdi sadede geliyorum.”
Dostoyevski, Karamazov Kardeşler

            Sizin yerinizde olsam, unutmamak için bazı şeyleri oturup yazardım. Çünkü daha söylendiği anda uçuşabiliyor kimi cümleler. Hiçbir zaman kullanmayacağımız lüzumsuz bilgiyle yer değiştirebiliyor hayati önemdeki bilgilerimiz. Aklımıza gelen şey, çok gerekli bir anda hatırlamaya çalıştığımız bir telefon numarası yerine, çocukken dinlediğimiz o saçma sapan şarkının sözleri olabilir. Zihin ya da bellek, nizami bir bilgi denizi değil. İstiflenen, kategorilendirilen bir şeyler yok orda. Her şey rastgele, dağınık ve kaotik.
            Unutmaya ihtiyacımız var oysa. Aklımızda bir tüy gibi uçuşan bilgi kırıntıları; eğer onları not etmezsek bir yerlere, sabah uyandığımızda hayata kaldığımız yerden devam etmemiz zorlaşabilir.
            Size hatırlamaya dair, unutmamaya dair üç tane metin vereceğim. Belki ardından çekileceğim. Siz bu metinlerle kendi aklınızın derinliğinde kaybolmaya meylederken ben buralarda olmayacağım belki de. Aklınızı karıştırmak değil elbet amacım. Demek istediğim şu: Hüzünlü bir şeyler var. Hep var. Hayatımızı baştan sona dolaşan bir keder, kafamızın üstünde bir hale gibi dolaşabiliyor yıllarca.

Yukio Mişima
         Metin 1:
         Doğumum esnasında gördüklerimi hatırlayabildiğimi yıllarca iddia ettim. Bunu söylediğimde büyükler önce güler, sonra da acaba onları alaya mı alıyorum diye şaşkın şaşkın duraklayıp, şüphe, hoşnutsuzluk dolu bakışlarla bu soluk, hiç de çocuksu olmayan çocuk yüzüne bakarlardı. Bunu bazen ailemizin çok yakını olmayan konukların önünde de iddia ederdim. Ne var ki, her defasında beni aptal sanacaklarından korktuğu için olacak, sözlerim büyükannem tarafından sert bir sesle kesilir, dışarı çıkıp oynamam tembih edilirdi.
            Genellikle büyüklerin gülüşü gülümsemeye dönüşür, beni bir çeşit bilimsel açıklamayla alt etmeye çalışırlardı. Bir çocuğun mantığının kavrayabileceği açıklamalar yapmaya uğraşırlar, sonra da büyük bir hırsla laf ebeliğine girişip yeni doğmuş bir çocuğun doğum esnasında gözlerinin kapalı olduğunu, açık olsa bile bir bebeğin böyle şeyleri sonradan hatırlayacak kadar net göremeyeceğini söylerlerdi.
            “Bu böyledir işte, değil mi” diyerek hiç de ikna edemedikleri çocuğu tutup omuzlarından sarsarlardı. Bu arada çocuğun tuzağına düşeceklerini anlayıvermiş gibi düşünceli oldukları görülürdü: Henüz çocuk olduğu muhakkak, ama yine de dikkatli olmalıyız. Yumurcak muhakkak ağzımızdan “bununla” ilgili daha fazla laf almak istiyor. Ya daha çocuksu bir saflıkla şunu da sorarsa: “Ben nereden geliyorum? Nasıl doğdum?” En sonunda da dudaklarında belli belirsiz, donmuş bir gülümsemeyle hiç ses çıkarmadan bana bakar; ne olduğunu hiçbir zaman kavrayamadığım bir sebepten ötürü, duygularını çok derinden incittiğimi belli ederlerdi.
            Aslında korkuları yersizdi. Onları “bununla” ilgili sorguya çekmek için en ufak bir istek yoktu içimde. Böyle bir niyetim olsaydı bile, aklımın köşesinden geçmeyecek düzenbazca yollara saparak büyüklerin duygularını incitmekten ödüm patlardı.
            Ama bana ne anlatırlarsa anlatsınlar, benimle ne kadar alay ederlerse etsinler doğumumu hatırladığıma inanıyordum. Belki de anımın dayanağı o sırada orada bulunmuş birinden işittiklerimdi, ya da yalnızca inatçı hayal gücümün eseriydi. Ne olursa olsun, kendi gözlerimle bir şeyi bütün açıklığıyla gördüğüme inanıyordum. İçinde beni ilk defa yıkadıkları teknenin kenarıydı bu. Dümdüz tahta yüzeyi ipek pürüzsüzlüğünde ve pırıl pırıl, yepyeni bir tekneydi. İçinden baktığımda, bir ışık huzmesi kenarında bir noktaya düşüyordu. Tahta yalnız bu noktada parlıyor, altından yapılmış gibi görünüyordu. Su sanki bu noktayı yalamak istiyormuş gibi küçük küçük diller halinde oraya doğru sıçrıyor, ne var ki oraya ulaşamıyordu. Ya yansıma ya da ışık huzmesinin suya vurması yüzünden teknenin kenarındaki o noktanın altında su tatlı tatlı parıldıyor, minik minik pırıltılı dalgalar durmadan çarpışıyormuş gibi görünüyordu...[1]

            Bu satırların yazarı yaşamına kendi elleriyle son verdi. Hayatının neresinde unutmak istediği ama bir türlü beceremediği “şey” onu tam olarak rahatsız etmeye başlamıştı? Gidip gidip geri döndüğü o varoluş sancısı bir yerde patlak verdi ki başka bir çıkış yolu kalmadı yazarın. Çekip gitti bu âlemden. Bir tüy gibi hissetti kendini belki. Kendini var kılmak için yazdı yazdı, ama beceremedi bir türlü. Bir yere gelip tıkanıverdi işte. Yazmak değildi asıl meselesi onun. Sıradan, yalın bir hayat her zaman kurtarabilir müntehiri intihar etmekten.
            Doğumunu hatırladığına yemin eden o insana inanmadık biz. Ancak bir şey anlatmaya çalışıyordu bize. Ortalama zekânın, toplumsal algının kurbanı olan bir çocuğun ağzıyla uyarmaya çalışıyordu biz yarım akıllıları. Öyleyse?
            Bu satırların yazarı yaşamasa da olur.


J. D. Salinger
            Metin 2:

         Yirmi yıl kadar önce bir gece, kocaman ailemiz bir kabakulak muhasarasına uğradığı sıralarda, en küçük kızkardeşimiz Franny’yi, en büyük ağabeyim Seymour’la benim paylaştığımız, sözde mikroptan arındırılmış odaya, beşiğiyle falan taşımışlardı. Ben on beş yaşındaydım, Seymour on yedi. Gece saat iki sularında yeni oda arkadaşımızın ağlamasıyla uyandım. Bir-iki dakika, Seymour’un yatağında döndüğünü işitinceye ya da hissedinceye dek, sessiz sakin yatarak şamatayı dinledim. O günlerde, hatırladığım kadarıyla hiç ortaya çıkmayan, ama acil durumlarda lazım olur diye bir el feneri bulundururduk yataklarımızın arasındaki sehpanın üstünde. Seymour bu feneri yaktı, yataktan kalktı. “Biberon sobanın üstünde, annem söylemişti,” dedim. “Biraz önce verdim,” dedi Seymour. “Aç değil.” Karanlıkta kitaplığa gitti ve el fenerini yavaşça raflarda gezdirdi. Kalktım, yatağın içinde oturdum. “N’apacaksın?” diye sordum. “Ona belki bir şeyler okurum, diye düşündüm,” dedi Seymour ve bir kitap çekti. “Daha on aylık, Tanrı aşkına!” dedim. Seymour, “Biliyorum,” dedi. “Onların da kulakları var. İşitebilirler.”

            O gece, el feneri ışığında, Seymour Franny’ye en sevdiği masallardan birini, bir Tao masalını okudu. Franny, Seymour’un bu masalı kendisine okuyuşunu hatırladığına hep yemin etti.[2]

         Bu satırların kahramanı yaşamına kendi elleriyle son verdi.
            Hatırlamaya dair, bu zamana kadar böylesine çarpıcı bir parça daha okuduğumu hatırlamıyorum. Büyük münzevi Salinger, yedi dâhi kardeşin hikâyesini yavaş yavaş anlatırken, belli ki iki büyük dünya savaşı yaşamanın sancısıyla bizi de rahatsız etmeye yemin etmiş gibiydi. İşte bu yüzden Salinger, intihar etmemek için çekilmiştir köşesine, bu yüzden altmış yıldır kimseyi görmeden, bu dünyanın pisliğine bulaşmadan köşesinde yaşamayı sürdürmüştür. O, intihar etmeyecek kadar mütevazıydı. Biliyordu, intiharı sonrasında adının etrafında oluşacak ün halesinin lüzumsuz, boktan adamların da ağzına dolaşacağını. Ya da intihar etmeye gücü yetmedi de, köşesine çekilerek “yaşamak”ta buldu, içinde kaybolduğu varoluş sancısının çaresini. Holden Caulfield’ı bir kenara koyun, asıl Seymour’un çaresizliği içindeydi o. “Muzbalığı İçin Mükemmel Bir Gün” adlı öyküsünde kurguladığı intiharı yaşamak istiyordu aslında: O küçük kız çocuğuyla sahilde havadan sudan konuşan ve sonra otel odasına dönüp, sanki tırnaklarını keser gibi basit bir iş yaparmışçasına çantasından silahı çıkarıp kafasına kurşun sıkan Salinger mıydı yoksa?
            İki numaralı kardeş Buddy, ağabeyi Seymour’la yaşadığı o unutulmaz sahneyi anlattıktan sonra, Seymour’un kızkardeşi Franny’ye okuduğu o masalı alıntılıyor (masal, bir seyisin hikâyesini anlatıyor) ve ardından şöyle diyor: “Buraya bu masalı almamın nedeni, yalnızca annelere, babalara ya da on aylık bebeklerin ağabeylerine yatıştırıcı bir düzyazı metin salık vermek için ayrıca özen göstermek değil, asıl neden çok daha başka. Burada anlatacaklarım, 1942 yılında bir düğün gününde olup bitenler. Bu, bence, başı ve sonu olan, kendine özgü bir öyküdür ve ölümlülük vardır içinde. Duruma vâkıf olduğuma göre, sanırım burada hemen belirtmem gerekiyor: Damat bugün, yani 1955’te artık yaşamıyor. 1948’de canına kıydı, Florida’da karısıyla tatildeyken… Benim aslında söylemek istediğim ise, şüphesiz şu: Damadın bu sahneden bir daha geri dönmemek üzere ayrılışından beri, onun yerine at seçmeye gideceğim başka biri gelmiyor aklıma.”

            Canınız yanmıyorsa eğer, niye anlatıyorum ki bütün bunları.


            Metin 3:

        
YANLIŞ MESEL

“Mezardan bir seda”*

Bir zaman da böyle geçsin, pusula
durmadan dönüp dursun: Şimdi
neredeyim? Yüksek Düş’ün içinde,
sarsıntı, soğuk ter, gırtlağımda
bir güz mührü, neredeyim ki azalıyorum
gecede, yükseliyor simsiyah kanım.

Bir zaman da böyle geçti, pusula
durmadan döndü ve durmadan durdu:
Şimdi buradayım: kâğıtla kalem
arasında titrek, kararsız, bir sınır
varsa beni benden ayıracak, tam da
kanın mürekkebe dönüp kuruduğu
yerdeyim.

– Beşir Fuad, yanlış kardeşim benim.

* 5 Şubat 1887: “Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım, diyerek geri savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”
1979[3]


Enis Batur

Unutmayın; biz ölünce, tırnaklarımız bir süre daha uzamaya devam edecek.











Yavuz Türk, 2010
Özgür Edebiyat, S. 29, 
Ağustos 2011



[1] Yukio Mişima, Bir Maskenin İtirafları, çev. Zeyyat Selimoğlu (İstanbul: Can Yayınları, 2010), s. 9-10.
[2] J. D. Salinger, Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş, çev. Sevin Okyay – Coşkun Yerli, (İstanbul: YKY, 2000), s. 11.
[3] Enis Batur, Papirüs, Mürekkep, Tüy - Seçme Şiirler 1973-2002 (İstanbul: YKY, 2002).