02 Eylül 2009 Çarşamba

AŞAĞIDAN GELEN SESLER




gibi bir adam imgesi bozulmuş tersyüz alık

yavaş yavaş çikolata yerken merdiven çıkarken kol sallarken

dışarı çıkar tükürür eşiklere sırtında kambur yorgun

rağmen korkuya ufukta gözleri usturayla tıraş olur


gibi bir çocuk pazartesi hüznünden dünyaya bakan

iplerini dişleriyle keser okul servisleri kaçar o kız

karnesinde nietzsche yorgun mat sıfır düşler gündemde

haftasonu üniformalı tören korkma sönmez yerli malı eskisi


gibi adam gibi çocuk gibi kadın eşikte entarisiyle durur kırmızı

cebinde kırık misket elinde ustura bileklerini keser durur kırmızı

parantezleri içe doğru açarlar kalırlar orda sonsuza ıraksarlar

adam kadın çocuk ben artık büyüdüm eyvah!


Akatalpa, Ocak 2009, Yavuz Türk

PİCASSO, 1918



avignonlu kızlar bir düş gibi salınırken aklımda

bir kadın olarak çizdim eva’yı, sanki hiç günahsız

yarım bir koltukta otururken olga, aklımda hep eva


büyük savaş kapıdaydı daha, meyveler köşeli

keşke diyorum, çalıverseydi mona lisa’yı apollinaire

tutar atarlardı da yollamazdım onları avignon garı’ndan, kederli


gittiler sonra; braque, derain, leger, apollinaire ve diğerleri

bir max jacob kaldı bana eski dostum, tuhaflığım

yarım bir aşk gibi döndüler sonra, eva ölümle kucaklaşırken


olga’yı sevdim 1917’de, koltukta oturuşu gibi eva

paris’ten roma’ya giden bir tren dolusu guernica

aksanım kaldı onun çiçekle bezeli koltuğunda


kadınları tanrım, çok sevdim bozdum biçimlerini onların

benden sonra onları kimse sevmesin istedim

bir düşü elledim, boğa güreşleri, aydınlık meydanlarda


11 kasım 1918’de, rivoli’nin kemerleri altında dolaştım

birdenbire kalabalığın içinde, birdenbire sokakta

bir rüzgâr esti de bir kara başörtüsünü yüzüme örttü


rüzgâr örttü de yüzümü bir kadının örtüsüyle

savaşta kocası ölen bir kadındı, biçimi bozulmamış, gerçek

tanrım, mona lisa gibi karanlık, onun gibi seyrek


savaştan yorgun dönmüştü apollinaire, korkuyla girdim eve

senin kafanda bir sargı, benim bıyıklarım yok sevimli çocuk

korkunç bir sezgi gibi ölmüşsün apollinaire


tersten yaptığım gibi bütün evreni; kadını, tanrıyı ve insanı

paris ve barcelona ve roma sokakları tekmil çocuk çığlığı

bil ki bundan sonra cézanne, geometrik desenler, ölüdoğa, hep ağlayan kadınlar


bir ölüm değil bu sade, yıkıldı bütün imge, ten, beden

sen benim ötekim, yansımam, şiirim, aynadaki sır

bir daha asla kendi portremi yapmayacağım apollinaire


Sincan İstasyonu, Ocak 2009, Yavuz Türk

27 Ağustos 2007 Pazartesi

OKUNMAYAN

masa ve yorgan örtüsü
dört mevsim kış
uzak enlem neticede

koku ve ben
hani şu dudağının kenarında
elime değer bir mürekkepbalık

yazı ve kalıntısı
bir tortu kültablasındaki
temizlemez çamaşır suyu

sandalye ve sardalye
tek harfle devrilen
kendi keyfine koşan kuş

türkçe ve türküce
hani söylenen ve yakılan
bir mektup ucu olur anadilim

sakin ve solgun
yazılmış ki emek
ve fakat okunmaz bir şiir

Varlık, Aralık 2003

ORTADOĞU’DA GÜZELLEME

kendine iyi bak ki yaşarken
ne adımın adımdır artık
ne adın ad!
çıkılmaz bir ülkedesin
istilâda ellerin
bir yara sol omuzunda
içinde tuz var, sızı var!


bilirsin, çöl demektir kum
deniz demektir su
un edecek bir dağın yok henüz
kan çeker su da, kum da
bir sızı kalbinin tam ortasında
içinde yar var, yara var!


bir silah boyuna konuşur
sen yarım yamalak bir yıkıntıda
her şey yarım burda aslında
yıkıntı da, yara da!


ben bilimsizim
yalnızca simyayı bilirim
düşün ki;
tenine değen nedir?
‘elim mi, çiçek mi?’
elim bir çiçek mi yoksa!

El İzi, s: 3

DOĞU

ağrı geziniyor bilmediğin yerinde gövdenin
bu benim ağrım;
yırtık gömlek cebimdeydi
bir pusuladan düşürdüm onu
hep doğuyu,
durmadan doğuyu gösterirdi
ben ordan doğurup büyüttüm onu
çün, sen serap oldun çölde tecritli

dilin senin ne güzel bir dildi
uzuuuun eliflerle kuşatırdı lirik sesimi
yankı ağzında başlar önce
sonra gider nire? nice? bir zamana
çün, hangi alfabeyse o
eksilir artık bir dağın yamacında

sesin boşlukta mayalandıkça
yurd içre, düş içre mısralar kırdım
hünerim eksikti, saatim akrepsiz
bir papirüse şöyle yazdım:
tam eşikte durdum
ve sana baktım
çün, dünya neresi

yeniden bir duvar örüyorken burada sular
ayarsız takvim, kil tablet,
kemik ve insan sesi
bir çağı büyütüyorken yeniden
kaçtıydın, bana sığındıydın
ah, ben seni öyle nedensiz sevemedim mi?
çün, öyleyse cezalandır gövdemi

Lacivert, Mayıs-Haziran 2006

YENİDEN TAZELENEN

algın heykellerin var sende çaresiz
putatapıcılar gibi gördüğümüz
kimsesizliğimiz
sonsuz içtiğim ellerin senin
öyle ki öpmeye tedirginim
çoğalıyoruz çoğalmak denirse bunca
çoğalıyoruz ki
kökümüzde baltabilimi olunca
inadına mıdır nedir
yeni sürgünler veriyoruz dallardan
yeniden bir şarkı oluyoruz
en çok dudakların eskiyor
gülhane’de ceviz ağaçlarını kesiyorlar
ölümüne yakıyor toz boğazımızı
kaçıyoruz iki kişi
kaçınca çoğalıyoruz çoğunca
sarayburnu’nda akıntılar eskiyor
akıntıları vapurlar kesiyor
dokundukça
tenime bir eski yazı kazınıyor

HER ŞEYİN İÇİNDE AŞK VAR

sen, çocuk rüzgâr
bütün bulutlar içinde en bulut
gömleğinin kolunda güneş yanığı
içine düşer maviliğin
aşk var bunda, söylüyorum sana!

bu kalem elimde nasıl kırılırsa...
sebepli sebepsiz ölümde
o sürekli an’da
öldürdüğün düşmanında
ve onun iç cebindeki aile fotoğrafında...
elçiyim ben sadece
aklıma geldi de söylüyorum
aşk var bunda!

sen, saklı bahçe
ıssız yeşil
herkes biliyor zaten;
bu yarayı kanattımsa aşktan kanattım
öptün ya avuç içini onun
aşk ordan bulaştı sana!

FETİH

biliyorsun, önce fethedenler direndi
bu suyla sargın garip şehre
mayıstı, bütün kapılar bir tuhaf açıldı, hû!

eskinin anıtlaşmasıdır düşündüğünde
yavaş yavaş tozunu aldığın
ve anımsadığın kış yalnızlığı, hû!

aralık pencereden sızan tütün kokusu
hâlâ binlerce mağara var su altında
derler ki, bu kent çöle uzak, hû!

su ve tütün, bu nargile mantığı
yapılar yeni bir derinlik kazanırken
kış şiirleri çöle ithaf edilir, hû!

ne zamandır kentte bu kadını ararken
doğudan batıya söylüyorum, söylemekteyim
ebedi bir aşkla tanrıya sokulur gibi, hû!

KADINKENT

tersten akan ırmaklar
kendi çobanını eksiltir kıyıda
‘o’ kente sığınmak
ve içine, dikine, insanın
ırmaklar akıtmak

topkapı, bizans’ın önsözüdür
girdim oraya, kekeme adımlarım
iklim birdenbire papatya
meydanlar dolusu kadın gördüm
hepsinin ağzıydı önsözü

mutluluk, kadınca bir insanhaliydi
çıkmak istedim bizans’tan
bir yanım sur, bir yanım içdeniz
kendi kaynağına dönen bir haliç
evet, papatyaları ben lekeledim

akıtan ırmakları içinde
bazen şehvet kırmızısı
elbiseler giyer kadınlar
ben elimde kazma-kürek
deniz kıyısına kanallar açıyorum

Varlık, Eylül 2005

ESKİYEN DÎVAN

1. çoktandır geçmediğin bu han yıkılıyor
şimdi ağla ve uyu yeniden

2. burası yaşamanın başkentidir eski
feyz alıyoruz biriktikçe yoksulluğumuz senden

3. mahzenlere inerken biz ve sakarlığımız
bir ortaçağ kadını geçecek içinden

4. içindeki meşke vurgu yaptıkça kent
o ezgiyi ve bereketi hepten kaybeden

5. kırıldı çoktan eski dîvan, duru ateş
şimdi ağla ve uyu yeniden



Sonra Edebiyat,
s: 2, Temmuz-Ağustos 2007