12 Ocak 2011 Çarşamba

"DİYALOJİK OKUMA" - KUMAŞ

Bâki Asiltürk - Şeref Bilsel


GENÇ KİTAPLAR ÜZERİNE-I


Bâki Asiltürk: Bundan birkaç yıl önce, bazı yayınevlerinin artık şiir kitabı basmayacağını ilan etmesi, dağıtımcıların şiir kitabı dağıtmaya yanaşmaması, “şiirin raf ömrü” tartışmasına yol açmıştı. Bu tartışmada her ne kadar “ne yapılabilir?” sorusu baş köşede olsa da galiba bir süre “hiçbir şey yapılamaz” gibi umutsuz bir durum da yaşanmadı değil. Bu arada YKY, Everest, Metis, Sel, Kanguru gibi bilinen bazı yayınevleri şiir kitabı yayımlamaya ara vermedi ama birdenbire tuhaf bir şey oldu ve şiir dokuz canlılığını (Cemal Süreya mıydı bunu söyleyen?) bir kez daha kanıtladı. Sadece şiir kitabı ya da ağırlıklı olarak şiir kitabı basan yayınevleri ortaya çıktı: Yasakmeyve, Mühür, Hayâl, Artshop, Kırmızı, Profil, Pan/Heves vd. Şu anda hemen aklıma geliverenler bunlar ve bunlara başkaları da eklenebilir kuşkusuz, tek tek saymaya gerek yok. Önemli olan, böyle bir durumun ortaya çıkmış olması. Hiç kuşkusuz, şiir adına sevindirici bir gelişme bu. Her ne kadar bazı yayınevlerinin bastığı şiir kitapları iyi dağıtılmıyorsa da… Yeni senenin şiir yıllığını hazırlarken, bu gelişmelerin de etkisiyle, diyalojik okumaların bazılarını ‘genç kitap’lara ayırma fikri uyandı bende. Asıl neden, sanırım, şu: Epeyce bir gençlik birikmesi oldu şiirde ve bunun eli yüzü düzgün bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Yıllıktaki künyelerde de görülecek, bu kitapların bazılarıyla ilgili olarak dergilerde ve gazetelerin kitap eklerinde yazılar yayımlandı ama bunların büyük bir çoğunluğunun “tanıtma” sınırını aştığını söylemek zor.

Şeref Bilsel: Şiirin mi var derdin var! Kitap tanıtımından, eleştirisinden çok röportaj yayımlanıyor galiba. İleride şair/ yazar röportajlardan hareketle yıllıklar yayımlanırsa şaşırmamak gerekir! Her şeyin paraya tahvil edildiği bir ortamda tecime uygun olmayan şiire, ne yazık ki yayınevleri de ilgi göstermiyor. Adlarını sıraladığın kimi yayınevlerinin özverili çabaları olmazsa yaprak kıpırdamayacaktı. Bu yayınevlerine -bazıları birkaç kitapla kendini bağlamış olsa da- Ebabil, Dize/Etki, Sel, Kaknüs, Mayıs, Digraf/Şiirden, İkaros, Karşı, Yitik Ülke’yi de eklemek gerekir. Çeviri kitaplar bağlamında Can Yayınlarını da…

Bâki Asiltürk: Haklısın… Ben daha çok, genç şiiri düşünerek sıralamıştım o yayınevlerini, doğal olarak başkaları da eklenebilir… Gönül ister ki, doğru dürüst şiir kitabı basan ve bunları da doğru dürüst dağıtan yayınevlerinin sayısı artsın

Şeref Bilsel: Bir de sayıları hiç de azımsanmayacak, bir yayınevinin künyesinden azade ‘kendi yayını’ olarak çıkan kitaplar var. Anadolu’dan gelen kitapların önemli bir kısmı ‘yayıncı’ bakımından bu vaziyette. Sonuçta şiir akacak yeri buluyor; sanki bir noktadan sonra şairine de tahammül edemiyor, kabarıyor ve ayrılıyor yatağından.

Bâki Asiltürk: “Kendi yayını”, önemli bir nokta. Olmamalı ama maalesef öyle! Şiir tarihimize bakıldığında da bu tarihe adını parıltılı harflerle yazdırmış yahut gölgede kalsa da iyi şiirlere imza atmış pek çok şairin ilk kitabını kendisinin yayımladığını, bazen de arkadaşlarıyla ortak kurduğu yayınevinde bastırdığını görebiliyoruz. Doğal karşılamak gerekir bunu. Kendi ateşini içinde taşıyan bir şeydir şiir biraz da…

Şeref Bilsel: “Genç şairin bitmemiş şiiri azdır.” diyordu Mayakovski. Şiirde ‘bitmemişlik duygusu’, daha ileri yaşlarda ortaya çıkıyor sanki. Son yıllarda çıkan kitapların büyük bir bölümü gençlere ait. Senin “gençlik birikmesi” dediğin şeye katılıyorum. Bu genel olarak hem şiirimizin havzası için geçerli hem de şairlerin taşıdıkları biyolojik yaş itibariyle… Gençler direniyor, ısrar ediyor, asılıyor şiire.Anlaşılan o ki, şiir de gençliği seviyor. ‘Genc’ (f.
 i.) hazine, define. İşin içinde yaşı otuzu bulmadan yaşlanan pek çok şair de var.

Bâki Asiltürk: Belki de gençler olmasa heyecan da kalmayacak. Cihan Oğuz’un şiire dair notlarında dikkatimi çekmişti yıl içinde; yaşlı şairlerin heyecanlarını tamamen yitirdiğini söylüyordu. Emeklilikle beraber şiirlerini de emekliye ayırdıklarını duyumsatmak istiyordu belki. Biraz da insafla… Çünkü bana kalırsa pek çok orta yaşlı şair de heyecanını kaybetmiş, kendini imgeden emeli etmiş durumda bugün! Lafı fazla uzatmadan kitaplara geçelim diyorum. Genç kitaplarda ne buluyoruz, ne bulamıyoruz? Genç kitapların eksiği fazlası nedir? Yeterli coşku, gerilim, heyecan, donanım göze çarpıyor mu bunlarda? Şiir bilgisine ilişkin neler bulabiliyoruz bu kitaplarda? Daha da önemlisi, şiire yeni bilgiler getirebiliyorlar mı? vs. vs. Bir yerden yola çıkacağız kuşkusuz… Yavuz Türk’ün Kumaş’ı mesela bu kitaplar içinde, şairinin sahip olduğu şiir kumaşının iyi cins olduğunu duyumsatıyor. Yavuz Türk aynı zamanda dergicilik disiplinine de sahip bir isim, bir grup arkadaşıyla beraber Yeniyazı’yı çıkarıyor. Kitap da bu yayınevinden çıktı. Onun şiirlerini, kitaplaşmadan önce de dergilerden biliyoruz. Tabii, kitap bütünlüğü içinde görmek başka bir şey. Kumaş’ta benim ilk dikkatimi çeken, biçimsellik ve ritm oldu. Şiirlerin çoğu dörtlük, üçlük, ikilik gibi sabit birimlerle ve uzunluk bakımından birbirine yakın dizelerle kurulmuş. Yani “gizli hece” diyebileceğimiz bir durum da söz konusu sanki. Bu, ister istemez, şiirde ritmin gözetildiğini düşündürüyor. Klasiği duyumsatan bu görünüşe karşın içerikte farklı bir durumla karşılaşıyor okur; biçimsel alışılmış ritmin paradoksal tamamlayanı olarak içerikte aykırı söyleyişler, gerilimli ifadeler dikkat çekiyor, “benim işte o, aşırılıklar prensi, kör kalem ben”, “mahallenin iti, evvel ve ahir zaman cücesi”, “sevgiyle değil, sövgüyle büyütülen çocuk ben”. İnsan ister istemez Baudelaire’i, Can Yücel’i, küçük İskender’i bir arada düşünüyor.

Şeref Bilsel: Cihan Oğuz’un yazılarını okuyorum Akatalpa’da. Dobra yazılar! Şairlerle hesap kitap işini düşünmeden, kafa kol muhabbetine ehemmiyet vermeden, gördüklerini açık yüreklilikle ‘gösterdiği’ samimi yazılar. Bahsettiğin yazıda da sonuna kadar haklı. Evet, Yavuz Türk (d. 1982, İstanbul) diyorduk galiba, ilk kitabına Kumaş adını uygun bulmuş. İlk duyduğumda yadırgamadım desem yalan olur; fakat zamanla kulağa yerleşen bir isim olduğunu, iddiasızlığının altında bir derinlik, masumiyet, doğuş ânı taşıdığını fark ettim. Gözünü sevdiğim “ş” sesi, 38 yıldır başımda bekliyor! Bir de, bir kumaş ilk metresinden bellidir derler. Bu bakımdan da manidar bir isim… Senin yukarıya alıntıladığın dizeler, bence kitabın en iyi şiirlerinden biri olan, “Piç Terzi”den. “Keten, İpek, Entari” başlıklarını taşıyan şiirleri de var. Bahsettiğimiz şiir, kitapta yer alan pek çok şiirde olduğu gibi “ben” üzerine kurulu bir şiir. Bir taraftan riskli, diğer taraftan imkânlı bir durum bu. Riskli çünkü, şiirin ucu (toplu olarak okura vardığı yer) açıkta kalmıyor; “ben”le mühürleniyor, kendi hikâyenizi söküp alıyor sizden bu ben. İmkânlı çünkü, bildiğiniz bir dünyadan, bir gövdeden, bir yaşamışlıktan geliyorsunuz.

Bâki Asiltürk: “Yaşamışlık” belirlemeni önemli bulduğumu söylemeliyim. Bugün, 1980 Kuşağı’nın bazı şairlerinde ve onların süreği olan bazı gençlerde ne yazık ki hayattan kopukluk had safhada. Usta denebilecek isimlerde neyse de gençler nasıl böyle kitabî bir şiire gönül indirir, bunu hiçbir zaman anlayamamışımdır. Gençlik demek heyecan demek, coşku demek, gerilim demektir. Gençlik, hayat demektir! Genç şairin öncelikle “ben”den yola çıkması beklenir. O “ben” şairi nereye götürecekse sonra şekillenir o. Yavuz’da yer yer başkasının sesiyle, mesela Ece Ayhan’ın sesiyle (“Piç Terzinin Dediği” veya “Divana Giriş”te bu durum had safhada) veya Cemal Süreya’nın sesiyle (“Kadınkent” şiiri) konuşma kusuru da göze çarpıyor ama hangimiz ilk şiirlerimizde başkalarının sesini bulaştırmadık ki kendi sesimize? Doğu’ya bakarken, ki genellikle öyle yapıyor, başka şairlerle buluşurken “ben”ini koruma çabası önemli yavuz Türk’te.

Şeref Bilsel: Yavuz demin konuştuğumuz “Piç Terzi”de yaşanmışlıktan yola çıkarak “ben”in yerine “insan”ı ikame etmiş. “Babası yok sülalesinin baş piçi” ya da “tanrım, beni neden yalnız bıraktın, diyen ben” vb. İlk dizeyle Âdem’e, ikinci dizeyle İsa’ya telmihte bulunuyor. Şiirlerinde kendini en çok belli eden sanat da telmih.

Bâki Asiltürk: İyi söyledin bunu. 2000’lerin başlarında yazdığım bir yazıda, genç şiirde söz sanatlarının ne şekilde kullanıldığından ya da başka bir ifadeyle, günümüz şiirinde söz sanatlarının nasıl tezahür ettiğinden bahsetmiştim. Belki, sekiz-on kitaba birden bakılarak böyle bir makale tekrardan yazılmalı… Neyse, dağıtmayayım…

Şeref Bilsel: Bu telmihlerle Yavuz Türk, bizi, geçmişteki bilinen bir olaya gönderiyor; onun üzerinden şimdiki zamanı söz sahibi kılıyor. Baudelaire’i, Can Yücel’i, küçük İskender’i bir arada düşündürüyor, diyorsun. Bence Yavuz, bu isimlere nazaran daha “aklı başında”.

Bâki Asiltürk: “Aklı başında” derken?...

Şeref Bilsel: Bu isimlerde daha çok sezgi egemen; verili gerçekliği yıkıp yeniden inşa ediyorlar. Yavuz’un bir ayağı sürekli yerde; uçmuyor, ama uçmanın bilgisini taşıyor. Mesela “Picasso, 1918” adlı şiiri, biyografik bilgileri köşe edinmiş bir şiir. Picasso üzerine yazılabilecek en güzel şiirlerden biri. Aynı zamanda şairin bir çılgınlık yapması için en uygun şiiri belki; fakat yapmıyor. Anlatıyor, bilgi veriyor. Durduruyor okuru. Soru şu: Picasso mu Yavuz’un şiirine bir şey katıyor; Yavuz mu Picasso’nun hayatına bir şey katmak için uğraşıyor?

Bâki Asiltürk: Zaten, göndermede bulunduğu metne ya da resme, filme, şarkıya neyse, yeni bir hayatiyet kazandırmayan metinlerarasılığın sadece bir oyun olduğunu düşünürüm. Kendi metnine derinlik kattığı kadar, okuru nereye gönderiyorsa onu da yeniden yaşama alanına taşıma gücünde olmalı bu tür ilişkiler. Yavuz’un, bu anlamda, “Picasso, 1918” şiirini önemsediğimi söylemeliyim. Güzel bir harman var bu şiirde. Bir yanda savaştan yaralı dönen başı sargılı Apollinaire, bir yanda kadınlara düşkünlüğüyle kendini harap eden olağanüstü Picasso, bir yanda da onlara günümüzden bakan, uzaktan ve yakından bakan şairin kendisi. Bu harmanlamayı başarılı bulmamın nedeni, sanırım, şiirin “sahicilik” duygusu vermesi bana.

Şeref Bilsel: Bunu düşünmek lazım. Picasso, modern bir mazmun gibi ele alınabilir; fakat biz bir şiirden Picasso’nun hayatını bize vermesini mi beklemeliyiz, yoksa daha başka şeyler mi? Mesela Picasso’ya dair bildiklerimizi yıkan, onu farklı mekânlara ve insanlara taşıyan bir şiir kurulmuş olsaydı nasıl olurdu? Biyografik belgelerin ağırlığını taşıyan şiir, bu belgelerden haberdar bir okurun önünde kolay kolay kanatlanamaz. Bunu demeye çalışıyorum. Bütün bunlar ortada olanın şiiriyetini sakatlamıyor elbet. Kitabın en özgün şiirlerinden biri de “Eski Şiir”. Dip okumalarla yürüyen sıkı bir şiir. Ben olsam dipnotları yerinde tutar ama rakamları kullanmazdım; arayan bulsun! Daha çok Doğu’yu ele veren eski kelimelerin yoğunluğu da şiirinin özelliklerinden biri: tavaf, yedi askı, İbrahim, çün, kays, Mecnûn, Leylâ, fetih… buradan çıkarak da bir okuma yapılabilir. Bizi doğu’ya götüren değil de bize doğu’yu gösteren bir şiir demek daha doğru olur belki.

Bâki Asiltürk: Bu tip arkaik sözcükler için, “metinlerarasılık” konusunda ne düşünüyorsam aynı şeyi düşünüyorum. 2000’lerin başlarında bazı şairler arasında moda olmuştu bir ara böylesi arkaik sözcüklerle yazmak. İnsan, dedesinin dedesiyle falan konuştuğunu zannediyordu o şiirleri okurken. Hadi, “konuşma” olsa neyse, o da yoktu hatta, daha çok kitabîlikle yürümeye çalışan ve böyle olunca da sık sık topallayan şiirlerdi. Şimdilerde azaldı bu, belki azaldı yerine gerçek kimliğine kavuştu demen lazım, yapaylıktan uzaklaşıldı, doğala dönüldü. Yavuz’da biraz farklı bir durum var, Yavuz bunları birer kültür taşıyıcısı olarak görüyor, zamansal bağlantıları gözeterek de kullanıyor. Şiiri onlara emanet etmiyor. “Ortadoğu” şiirinde bu dil karşılaştırmasını da yapıyor. Bu şiirde, derdini anlatırken biraz didaktizme düştüğünü de söylemem lazım. Şunu mutlaka vurgulayarak: Yavuz, arkaik sözcükleri, ölü kültürler mezarlığında dolaşma amaçlı kullanmıyor, onların kültürlerin ölü yanlarının sözcükleri olduğunu biliyor. Orayı kaşıyor sanki… Ya da, bana öyle geliyor…

Şeref Bilsel: Bir başka unsur: İroni. “Alay” demek daha doğru olabilir. “gidiyorum tanrım, başka şiirde görüşmek üzere” dizesiyle biten “İronik Haziran” adlı şiirde “evlilikte ve şiirde kafiye çok iyi, çok iyi” diyor. Yalnız insan kafiyesizdir, derler. Ben Yavuz’un şiirinin arka planında bir halk kültürü yoğunluğu da görüyorum. Sadece ketenle, entariyle, Leyla ile açıklanamayacak bir yerlilik.

Bâki Asiltürk: Bu yerliliği anlıyorum. Yine de şunu söylemem lazım: Kitapta, Doğu epeyce yer tutuyor, hatta kitabın ruhunu Doğu tamamlıyor, temsil ediyor diyebilirim. Tercih meselesi… Doğu da Batı da şiirindir sonuçta.

Şeref Bilsel: Gerilim demiştin yukarıda, bunu biraz açmak gerekebilir. Gerilim, son dönem şairlerinin ayrılmaz birer parçası haline geldi. Burada şunu da görmek lazım: Bir gerilimden mi doğuyor şiir yoksa bir gerilim mi yaratmak istiyor? Şairin özel tarihinden kimi şifreleri okumaya çalışmak bizi anlaşılır bir yere taşımaz diye düşünüyorum. Senin Gösteri’de devam ettirdiğin yazılardan edindiğin tecrübe var. Yani birkaç kavramdan yola çıkıp (sözgelimi Yavuz Türk’ün şiirinde “anne” ve “baba” ile karşılaştığımız yerde bir olumsuz atmosfer açılıyor önümüze, bir sorgulama, kendi kendini kınama hali.) şairin öznel tarihini çözümlemeye çalışmak doğru gözükmüyor bana.

Bâki Asiltürk: Biliyorum, sen psikanalitik çözümlemelere, daha doğrusu şiire o anahtarla bakmaya oldum olası karşısındır. Doğrusu ben de şiire sadece bu anahtarla yaklaşmanın doğru olmadığını düşünürüm. Yine de, son yıllarda Yusuf Alper’in yaptığı çalışmaları ilgiyle okuyorum. Sadece oradan değil ama oradan da bakılabilir. Şiir o zenginliği taşıyorsa sorun yok. Tabii, seni anlıyorum, şiirde şairin yaratmaya çalıştığı gerilimin ya da şiire yedirilmeye çalışılan psikoloji öğesinin yapaylığından yakınıyorsun. Haklısın burada…

Şeref Bilsel: Yusuf Alper’in emeğini, dikkatini asla küçümsemiyorum; pek çok yol gösterici saptamalara vardığını da söylemeliyim; özellikle ‘Cemal Süreya ve Şiiri’ üzerine. Fakat şu da var: kendini tanıyan kaç şair var? Biz, bu şairleri (hayatları bağlamında) tanıdığımızı iddia edelim. Yunus, bütün ömrünü kendini bilmek yolunda sürmedi mi? Neyse, ben bu konuda Hâşim gibi düşünüyorum. “Şair yolda iz bırakır, kanıt değil.” der Rene Char. Biliyorum, sen gerilim derken, elbette şairin karnındaki anlamı deşifre etmekten bahsetmiyorsun. Şunu yapabiliriz; seslerin vuruşmasından bize kalan akustiği dinleyerek, yani şiirin dış biçiminin bize verdiği imkânlara bakarak bazı saptamalara gidebiliriz belki. Demin “İronik Haziran” adlı bir şiirden bahsettim. O şiirde bir dize içinde geçen “bambaşka” sözcüğü şu şekilde dizayn edilmiş: ‘bambaşka’, yani buna gerek var mı? O güzel şiirden bir tek -takoz gibi- bu mu akılda kalsın isteniyor. Pilavdan dönmeyeceğim derken kaşığınıza gelen bir kemik parçasıyla birdenbire kaşığı elinizden bırakmanız gibi!

Bâki Asiltürk: Burada esas suçu, 1980’lerden gelen bazı şairlerde aramak lazım. Orhan Veli’yle yarışmak istiyorlardı, bunu beceremeyince bu tip dilbilgisel oyunları şiire bulaştırdılar, şiiri bununla epeyce kirlettiler. Yıllardır yıkamaya çalışıyoruz, hâlâ tam olarak temizleyemedik şiiri bunlardan. Yavuz’da fazla yok, o nedenle de çok dikkat çekmiyor sanırım. Bir ara, Mustafa Ergin Kılıç böyle şiirler yazdı. Neyse, o da vazgeçti gibi. İyi ki de vazgeçti…

Şeref Bilsel: Mustafa Ergin Kılıç deyince ‘şiirler’ yazan birisi değil de ‘kitaplar’ yazan birisi geliyor aklıma. Galiba önce ‘şiirler’ yazmakta fayda var. Evet, şükür ki Yavuz da bu tür oyunlara başka şiirlerinde bulaşmamış. “Ortadoğu’da Güzelleme” adlı şiirinde şu tekrarlar çok orijinal: “tenine değen nedir? / elim mi, çiçek mi / elim bir çiçek mi yoksa?” Tabii buradaki ‘elim’i şapkalı ‘î’ olarak alınca, -Arapça ‘elem’den-, dert ve keder veren, sızlatan, ağrıtan, acıtan anlamlarını da beraberinde getiriyor. Her ne kadar ilk bölümde ‘kumaş’ etrafında şiirler yer alsa da; tematik bir bütünlüğe sahip bir kitap olduğunu söyleyemeyiz; ama genel olarak baktığımda; dinlendirilmiş, aceleye getirilmemiş şiirler olduklarını söyleyebilirim Kumaş’takilerin. Yeri gelmişken, ben şiirde bu tematik bütünlüğe akıl erdiremem. Her şiir başka bir tarafa bakabilir; bakmalıdır da. Belki destansı bir metinde bu bütünlük hissi aranabilir. Şimdi Yavuz’un bu 27 şiiri bir şiirin 27 ayrı dizesi gibi de okunabilir. Zaten kitap dediğimiz nesne bir büyük şiir değil mi? Nasıl ki bir şiirde inen çıkan dizeler olur; kitapta da bu durumu görebiliriz; bazı şiirler nefes alsın diye bazı şiirler kenara çekilebilir. Ben, her okuyuşta kendinde saklı olanı ele veren, yeni hisler uyandıran bir kitap olarak tuttum Kumaş’ı. Bakalım ve dinleyelim bu kumaştan daha neler sökün edecek. 

Bâki Asiltürk: Bazı şairler vardır, ne yazsa okunur. Bazı şairler (!) vardır, ne yazarsa yazsın okunmaz. Bazı genç şairler vardır, daha ilk kitaplarıyla kendilerinin yolunu tıkarlar. Bazı gençler de vardır ki, hem ilk kitaplarıyla iyi bir izlenim bırakırlar hem de bundan sonra yazacaklarını merak ettirirler. Yavuz’un bundan sonra ne yazacağını merak ediyorum. [...]








Özgür Edebiyat
Ocak-Şubat 2011 

18 Aralık 2010 Cumartesi

17 Aralık 2010 Cuma

Ali Kozan - "Kumaş"

I- Kumaş’ın Künyesi

1982 doğumlu Yavuz Türk’ün ağustos 2010 tarihli, Kumaş isimli ilk kitabı, Yeniyazı Yayınları arasından çıkmış. Kitap editörü olarak Erkan Irmak gözüküyor. Düşülen şerhten 2002-2010 yılları arasında yazıldığını anladığımız 27 şiir , 64 sayfalık kitapta, “Kumaş”, “Kent ve Doğu” isimli iki bölüm halinde okuyucuya sunuluyor. Kapak tasarımı Yeniyazı Yayınları tarafından yapılmış ise de, kapakta kullanılan desen/resim ile ilgili bir bilgilendirme notu konulmamış.
                               
Hemen belirteyim ki elime aldığım bu kitapla ilgili burada yazdıklarım, iyi bir şiir okurunun bir kitaba yaklaşımının ipuçlarını içermektedir. Buradan hareketle, şiir okuru olarak yukarıda bahsi geçen künye içeriğine göz atmanın yanında, kitabın görünümünü ve baskı kalitesini de gözden geçirmeyi severim. Belli bir yazar aramıyorsak, kitabı raftan, diğer kitaplar arasından göz gezdirerek seçer; elimize alıp dokunur, elimize ve gözümüze verdiği ilk hissiyat ile kitabın içeriğine döneriz. Ancak bu ilk hissiyatı nedense önemsenmez.Halbuki bu ilk hissiyatın payı büyüktür, o kitaba veya içinde geçen bir dizeye bağlanmamızda. Ne yazık ki, yayınevlerinin çoğu şiir kitaplarını piyasaya sürerken görünüme ve baskı kalitesine önem vermediklerinden, kalitesiz, baskı hataları dolu şiir kitapları; sırf basılıyor olmalarına şükrediyor olmamızdan dolayı, raflarda kaybolup gidiyorlar.

Kumaş’a gelirsek, kitap siyah zemin ağırlıklı, çok kullanılan, albenisi fazla olmayan, sade bir tasarıma sahip bir kapakla sunulmuş. Kullanılan kâğıt kalitesi piyasa ortalamasını tuttursa da, biraz ince olması dolayısıyla sayfa arkası ön yüze yansıyor. Kullanılan yazı formatı gözü yormuyor, şiirin akıcılığını bozmuyor.Okuyucunun tespit edebileceği bir yazım/dizgi hatasının olmaması da kitap ve Yeniyazı Yayınları için bir artı puan. Zira şairin emeğine saygısızlık olarak gördüğüm dizgi hatalarını bu kitapta görmemek sevindirdi beni. Kısaca Yeniyazı Yayınları, kullanılan malzeme kalitesi açısından ortalama, baskıya gösterilen özen yönünden ortalamanın üstünde bir iş çıkarmış.Yayınevlerinin şiir kitabı basmaktaki isteksizlikleri düşünüldüğünde, Türkiye koşullarında, şiirin çok daha iyi tasarlanmış kapaklar, kaliteli kâğıt ve özenli baskı ile sunulması şimdilik bir hayal olarak görünüyor. Öne sürülen maliyet ve şiir kitaplarının satmadığı gibi mazeretler ise, iyi şiiri, iyi basılmış kitapta okumak isteyen şiir okurunu ilgilendirmiyor. Şiir kitaplarının basıldığına şükrediyor olmak ne acı!

II- Kumaş’ın Örgüsü

Yavuz Türk’ün, Kumaş’ı bir ilk kitapta görmeye çok da alışık olmadığımız şekilde, özenle ördüğü, kitabın isminden, bölümlenmesinden ve şiir isimlerinden rahatlıkla anlaşılıyor. Bu çıkarımdan hareketle, Türk’ün işçiliği sevdiğini söylemek pek de yanlış olmaz. Şair Kumaş’ın oluşumunda kısa dizelerden oluşan, görece olarak, kısa şiirleri tercih etmiş. Ayrıca biçem olarak da, şairin çok fazla arayışlara girmeden sade, klasik bir yapıyı kolladığını, lirik ve destansı karışımdan oluşan söyleyişi tercih ettiğini görüyoruz. Bu tavrın Yavuz Türk’ün şiirinin kolay okunan ve çoğu zaman akıcılığını koruyabilen bir şiir olmasında katkısı büyük. Hemen belirtmek gerekir ki, kitapta yer alan “Eski Şiir” (s. 52) çok sayıda kullanılan dipnot ile, “Picasso, 1918” (s. 32) ise özel isim ve göndermelerle boğulduğundan kitabın genel tavrına ters, akıcılığını kaybetmiş, okunması zor şiirler olmuş.

Şiirin dili genel olarak sade, güncel sözcüklerden oluşuyor; sözcük dağarcığı açısından, rahatsız edecek şekilde tekrara düşülmüyor. Şiirin yumuşak yapısını parçalayan, “piç, irin, ustura, sövgü, kan, ağrı, bıçak, deşmek” gibi sert anlamlar çağrıştıran kelimeler bile, şiirin genel yumuşaklığı içinde sertliğinden ödün veriyor. Ödün diyorum çünkü, Yavuz Türk’ün şiiri, yumuşak yüzün altına sertliği gizleyen bir şiir. Aslına bakarsınız, “Piç Terzi”de (s. 12), (“kendini deşip deşip irin içen işte ben”, “boyna sürülen bıçağı ince ince bileyen”) olduğu gibi, Türk’ün şiiri, yumuşamaya uğramadan sert durduğu yerlerde kendini daha iyi ve daha çağrışımlı ifade edebilen bir şiir.

Hoş bir his bırakarak elden kayıp giden kumaşlar gibi akıcı ve okuyucuyu saran şiirler, kitabın iki bölümüne de serpiştirilmiş. İlk bölümün, ikinci bölüme göre daha akıcı olmasında uyaklardan daha çok yararlanılmasının, şiirlerin bölümlenmemesinin,dizeler arası geçişlerde verilen duygunun kırılmamasının ve şiire girişlerin iyi yapılmasının katkısı büyük. Girişten bahsetmişken, okur olarak şiiri girişlerden yakaladığımdan, belki de daha doğrusu, şiire girişlerden yakalandığımdan giriş dizelerinin okuyucuyu saracak duyguyu elektrik çarpması gibi birden aktarmasını severim. Yavuz Türk, “önce şuramı sar, düşük yaptığım yerdir ora” (s. 14), “kendimi paranteze alıyorum/ küsmesin diye çocuklar” (s. 20), benzeri, çalışmadan çok ilham ürünü gibi gözüken girişlerle, yer yer bahsettiğim aktarımı yaparak okuyucuyu cezbetmeyi başarıyor.


III- Kumaş’ın Ruhu

Kitabın tamamını göz önünde tuttuğumuzda, Kumaş’ın ruhunu; kırılganlık, öfke ve yabancılaşmanın şekillendirdiğini görüyoruz. “Ben” merkezli özne, bu ruhu genellemelere gitmeden sunuyor. Kitabın ilk bölümü ‘Kumaş’ta, öfkesini gizlemeyen, hatta “çok gecikmiş öfkem” (s. 31) diyerek yer yer, gecikmiş olmanın telaşıyla, şiirin nabzını yükselten bir ruh hâkim. Şiirler bu öfkenin altında, kırılganlıkları ile, cebinde kırık misket elinde ustura bileklerini kesen, kendini piç ve kambur bir terzi olarak gören öznenin yaşadığı yabancılaşmanın ve varolmanın sıkıntısının olduğunu okuyucunun gözüne sokmadan, sezgiyle iletiyor. Özellikle ilk bölümde ama kitabın genelinde varoluşçuluk göndermeleri ile, yalın kelimeler ve vurgulu söyleyiş yakalanmaya çalışılmış, ancak varoluş meseleleri derinlemesine felsefi bir irdelemenin sonucu olmaktan çok, yoğun bir duygu hali olarak aktarılmış. Duygu yoğunluğu, “ağrı geziniyor bilmediğin yerinde gövdenin” (s. 48), “eksikliğim alnımda yazı/ çocukları uyardım, ben yenik/ yaylada bir gül kokusu” ( s. 26) gibi yer yer çağrışımlı/vurucu dizelerle aktarılarak okuyucunun boğulması da önlenmiş. Ancak özneden hareketle çevreye yayılan bu duygu yoğunluğunun, çoğu zaman bir derinliği, başkalığı veya bir meseleyi işaret ederek okuyucuyu sürüklememesi şiirin ve şairin söylediğinin ötesine geçmeye çalışan okuyucuyu üzüyor.

Kitabın “Kent ve Doğu” isimli ikinci bölümünde şair, kendi durduğu yeri ve yaşadığı mekânı imliyor. Aslında ilk bölümde, “anne, elimi tut, tut elimi bu neyin muştusudur/ batıya değil doğuya, daha da doğuya yürüyorum” (s. 15) dizeleriyle şair, bir yandan doğu trenine bindiğini açıklarken, öte yandan kitabın iki bölümü arasında ve gelenekle bağlantı kuruyor. Bu bölümde doğunun kumaşını betimleyen, “asl”, “suret”, “ayna”, “çöl”, “simya”, “bilgelik”, “nargile” gibi kelimeler şairin durakları olurken, doğu–batı denklemi ve bu denklem çerçevesindeki ötekileştirmeler şiirlerin genel teması haline dönüşüyor. Türk, Doğu’nun gizlerini keşfeden/sergileyen, derinliği içinde gezinen bir şair edası ile değil, bizzat göbeğini Doğu’ya bağlayan, yönünü daha da doğuya çeviren, Batı ile Doğu arasında gidip gelen, içerden konuşmaya çalışan bir şair olarak gözüküyor. İlk bölümden farklı olarak şair, bu bölümde Doğu’yu üzerinde durulması gereken bir mesele olarak ortaya koyarken, “Şiiri doğuran Doğu’dur, sancıdır.” (s. 52) diyerek şiirinin durduğu ya da durması gerektiği yeri de belirtiyor. Ancak okuyucuya meselenin aslından çok, Doğulu bir mahcubiyetle öfkesini bastıran, içinde yar ve yara olan bir sızıyla/kırılganlıkla doğuya, çöle doğru hüzünle yol alan; aynı zamanda umudunu Haliç’in dibinden yükselecek ışığa bağlayan suret yansıyor.


IV- Elbise

Yavuz Türk, Kumaş’ta “ne varsa aslında samimiyettedir” (s. 47) dizesine uygun samimi şiirler ve duruşla karşımıza çıkıyor. Kullandığı yalın dil ve sözü yormayan tarzı da bu samimiyete eşlik ediyor. Ancak bir okur olarak Türk’ün samimiyeti elden bırakmadan şiirini daha da derinleştirmesi, kendini çağrışımlara bırakırken öfke ve hüzne sarılması halinde daha da kalıcı işler çıkaracağının işaretlerini görüyorum. Kitabın geneline yayılan samimiyet ve yalınlığı gözeterek, Terzi’nin, Kumaş’tan güzel bir ilk elbise çıkarttığını söyleyebiliriz.


Hece, Aralık 2010, S. 168