18 Aralık 2010 Cumartesi

17 Aralık 2010 Cuma

Ali Kozan - "Kumaş"

I- Kumaş’ın Künyesi

1982 doğumlu Yavuz Türk’ün ağustos 2010 tarihli, Kumaş isimli ilk kitabı, Yeniyazı Yayınları arasından çıkmış. Kitap editörü olarak Erkan Irmak gözüküyor. Düşülen şerhten 2002-2010 yılları arasında yazıldığını anladığımız 27 şiir , 64 sayfalık kitapta, “Kumaş”, “Kent ve Doğu” isimli iki bölüm halinde okuyucuya sunuluyor. Kapak tasarımı Yeniyazı Yayınları tarafından yapılmış ise de, kapakta kullanılan desen/resim ile ilgili bir bilgilendirme notu konulmamış.
                               
Hemen belirteyim ki elime aldığım bu kitapla ilgili burada yazdıklarım, iyi bir şiir okurunun bir kitaba yaklaşımının ipuçlarını içermektedir. Buradan hareketle, şiir okuru olarak yukarıda bahsi geçen künye içeriğine göz atmanın yanında, kitabın görünümünü ve baskı kalitesini de gözden geçirmeyi severim. Belli bir yazar aramıyorsak, kitabı raftan, diğer kitaplar arasından göz gezdirerek seçer; elimize alıp dokunur, elimize ve gözümüze verdiği ilk hissiyat ile kitabın içeriğine döneriz. Ancak bu ilk hissiyatı nedense önemsenmez.Halbuki bu ilk hissiyatın payı büyüktür, o kitaba veya içinde geçen bir dizeye bağlanmamızda. Ne yazık ki, yayınevlerinin çoğu şiir kitaplarını piyasaya sürerken görünüme ve baskı kalitesine önem vermediklerinden, kalitesiz, baskı hataları dolu şiir kitapları; sırf basılıyor olmalarına şükrediyor olmamızdan dolayı, raflarda kaybolup gidiyorlar.

Kumaş’a gelirsek, kitap siyah zemin ağırlıklı, çok kullanılan, albenisi fazla olmayan, sade bir tasarıma sahip bir kapakla sunulmuş. Kullanılan kâğıt kalitesi piyasa ortalamasını tuttursa da, biraz ince olması dolayısıyla sayfa arkası ön yüze yansıyor. Kullanılan yazı formatı gözü yormuyor, şiirin akıcılığını bozmuyor.Okuyucunun tespit edebileceği bir yazım/dizgi hatasının olmaması da kitap ve Yeniyazı Yayınları için bir artı puan. Zira şairin emeğine saygısızlık olarak gördüğüm dizgi hatalarını bu kitapta görmemek sevindirdi beni. Kısaca Yeniyazı Yayınları, kullanılan malzeme kalitesi açısından ortalama, baskıya gösterilen özen yönünden ortalamanın üstünde bir iş çıkarmış.Yayınevlerinin şiir kitabı basmaktaki isteksizlikleri düşünüldüğünde, Türkiye koşullarında, şiirin çok daha iyi tasarlanmış kapaklar, kaliteli kâğıt ve özenli baskı ile sunulması şimdilik bir hayal olarak görünüyor. Öne sürülen maliyet ve şiir kitaplarının satmadığı gibi mazeretler ise, iyi şiiri, iyi basılmış kitapta okumak isteyen şiir okurunu ilgilendirmiyor. Şiir kitaplarının basıldığına şükrediyor olmak ne acı!

II- Kumaş’ın Örgüsü

Yavuz Türk’ün, Kumaş’ı bir ilk kitapta görmeye çok da alışık olmadığımız şekilde, özenle ördüğü, kitabın isminden, bölümlenmesinden ve şiir isimlerinden rahatlıkla anlaşılıyor. Bu çıkarımdan hareketle, Türk’ün işçiliği sevdiğini söylemek pek de yanlış olmaz. Şair Kumaş’ın oluşumunda kısa dizelerden oluşan, görece olarak, kısa şiirleri tercih etmiş. Ayrıca biçem olarak da, şairin çok fazla arayışlara girmeden sade, klasik bir yapıyı kolladığını, lirik ve destansı karışımdan oluşan söyleyişi tercih ettiğini görüyoruz. Bu tavrın Yavuz Türk’ün şiirinin kolay okunan ve çoğu zaman akıcılığını koruyabilen bir şiir olmasında katkısı büyük. Hemen belirtmek gerekir ki, kitapta yer alan “Eski Şiir” (s. 52) çok sayıda kullanılan dipnot ile, “Picasso, 1918” (s. 32) ise özel isim ve göndermelerle boğulduğundan kitabın genel tavrına ters, akıcılığını kaybetmiş, okunması zor şiirler olmuş.

Şiirin dili genel olarak sade, güncel sözcüklerden oluşuyor; sözcük dağarcığı açısından, rahatsız edecek şekilde tekrara düşülmüyor. Şiirin yumuşak yapısını parçalayan, “piç, irin, ustura, sövgü, kan, ağrı, bıçak, deşmek” gibi sert anlamlar çağrıştıran kelimeler bile, şiirin genel yumuşaklığı içinde sertliğinden ödün veriyor. Ödün diyorum çünkü, Yavuz Türk’ün şiiri, yumuşak yüzün altına sertliği gizleyen bir şiir. Aslına bakarsınız, “Piç Terzi”de (s. 12), (“kendini deşip deşip irin içen işte ben”, “boyna sürülen bıçağı ince ince bileyen”) olduğu gibi, Türk’ün şiiri, yumuşamaya uğramadan sert durduğu yerlerde kendini daha iyi ve daha çağrışımlı ifade edebilen bir şiir.

Hoş bir his bırakarak elden kayıp giden kumaşlar gibi akıcı ve okuyucuyu saran şiirler, kitabın iki bölümüne de serpiştirilmiş. İlk bölümün, ikinci bölüme göre daha akıcı olmasında uyaklardan daha çok yararlanılmasının, şiirlerin bölümlenmemesinin,dizeler arası geçişlerde verilen duygunun kırılmamasının ve şiire girişlerin iyi yapılmasının katkısı büyük. Girişten bahsetmişken, okur olarak şiiri girişlerden yakaladığımdan, belki de daha doğrusu, şiire girişlerden yakalandığımdan giriş dizelerinin okuyucuyu saracak duyguyu elektrik çarpması gibi birden aktarmasını severim. Yavuz Türk, “önce şuramı sar, düşük yaptığım yerdir ora” (s. 14), “kendimi paranteze alıyorum/ küsmesin diye çocuklar” (s. 20), benzeri, çalışmadan çok ilham ürünü gibi gözüken girişlerle, yer yer bahsettiğim aktarımı yaparak okuyucuyu cezbetmeyi başarıyor.


III- Kumaş’ın Ruhu

Kitabın tamamını göz önünde tuttuğumuzda, Kumaş’ın ruhunu; kırılganlık, öfke ve yabancılaşmanın şekillendirdiğini görüyoruz. “Ben” merkezli özne, bu ruhu genellemelere gitmeden sunuyor. Kitabın ilk bölümü ‘Kumaş’ta, öfkesini gizlemeyen, hatta “çok gecikmiş öfkem” (s. 31) diyerek yer yer, gecikmiş olmanın telaşıyla, şiirin nabzını yükselten bir ruh hâkim. Şiirler bu öfkenin altında, kırılganlıkları ile, cebinde kırık misket elinde ustura bileklerini kesen, kendini piç ve kambur bir terzi olarak gören öznenin yaşadığı yabancılaşmanın ve varolmanın sıkıntısının olduğunu okuyucunun gözüne sokmadan, sezgiyle iletiyor. Özellikle ilk bölümde ama kitabın genelinde varoluşçuluk göndermeleri ile, yalın kelimeler ve vurgulu söyleyiş yakalanmaya çalışılmış, ancak varoluş meseleleri derinlemesine felsefi bir irdelemenin sonucu olmaktan çok, yoğun bir duygu hali olarak aktarılmış. Duygu yoğunluğu, “ağrı geziniyor bilmediğin yerinde gövdenin” (s. 48), “eksikliğim alnımda yazı/ çocukları uyardım, ben yenik/ yaylada bir gül kokusu” ( s. 26) gibi yer yer çağrışımlı/vurucu dizelerle aktarılarak okuyucunun boğulması da önlenmiş. Ancak özneden hareketle çevreye yayılan bu duygu yoğunluğunun, çoğu zaman bir derinliği, başkalığı veya bir meseleyi işaret ederek okuyucuyu sürüklememesi şiirin ve şairin söylediğinin ötesine geçmeye çalışan okuyucuyu üzüyor.

Kitabın “Kent ve Doğu” isimli ikinci bölümünde şair, kendi durduğu yeri ve yaşadığı mekânı imliyor. Aslında ilk bölümde, “anne, elimi tut, tut elimi bu neyin muştusudur/ batıya değil doğuya, daha da doğuya yürüyorum” (s. 15) dizeleriyle şair, bir yandan doğu trenine bindiğini açıklarken, öte yandan kitabın iki bölümü arasında ve gelenekle bağlantı kuruyor. Bu bölümde doğunun kumaşını betimleyen, “asl”, “suret”, “ayna”, “çöl”, “simya”, “bilgelik”, “nargile” gibi kelimeler şairin durakları olurken, doğu–batı denklemi ve bu denklem çerçevesindeki ötekileştirmeler şiirlerin genel teması haline dönüşüyor. Türk, Doğu’nun gizlerini keşfeden/sergileyen, derinliği içinde gezinen bir şair edası ile değil, bizzat göbeğini Doğu’ya bağlayan, yönünü daha da doğuya çeviren, Batı ile Doğu arasında gidip gelen, içerden konuşmaya çalışan bir şair olarak gözüküyor. İlk bölümden farklı olarak şair, bu bölümde Doğu’yu üzerinde durulması gereken bir mesele olarak ortaya koyarken, “Şiiri doğuran Doğu’dur, sancıdır.” (s. 52) diyerek şiirinin durduğu ya da durması gerektiği yeri de belirtiyor. Ancak okuyucuya meselenin aslından çok, Doğulu bir mahcubiyetle öfkesini bastıran, içinde yar ve yara olan bir sızıyla/kırılganlıkla doğuya, çöle doğru hüzünle yol alan; aynı zamanda umudunu Haliç’in dibinden yükselecek ışığa bağlayan suret yansıyor.


IV- Elbise

Yavuz Türk, Kumaş’ta “ne varsa aslında samimiyettedir” (s. 47) dizesine uygun samimi şiirler ve duruşla karşımıza çıkıyor. Kullandığı yalın dil ve sözü yormayan tarzı da bu samimiyete eşlik ediyor. Ancak bir okur olarak Türk’ün samimiyeti elden bırakmadan şiirini daha da derinleştirmesi, kendini çağrışımlara bırakırken öfke ve hüzne sarılması halinde daha da kalıcı işler çıkaracağının işaretlerini görüyorum. Kitabın geneline yayılan samimiyet ve yalınlığı gözeterek, Terzi’nin, Kumaş’tan güzel bir ilk elbise çıkarttığını söyleyebiliriz.


Hece, Aralık 2010, S. 168

15 Aralık 2010 Çarşamba

Erkan Irmak - Kumaş


Geçtiğimiz yıllarda öne çıkan okur odaklı modern edebiyat eleştirisi, metinlerin her okunuşunun yeni bir okuyuş olduğunu, anlamının her seferinde değiştiğini, okuyanın metne kattıklarıyla onu bir anlamda “yeniden yazdığını” iddia eder. Yapısökümcü düşünürlerse, anlamın asla bir ve mutlak olmadığını, okudukça kaçan, okurdan uzaklaşan bir fenomen olduğunu söyler. Bunların arasında bir yerlerde dolaşan Roland Barthes’sa, metinleri içinde barındırdıkları potansiyele göre ikiye ayırır: Buna göre, kimi kitaplar okuru anlamlandırma sürecine dahil etmezler, dertlerini başka bir yorum yapmaya izin vermeyecek kadar net ve dolaysız ortaya koyarlar, okur metnin okuyanıdır sadece, metnin dışındadır tam anlamıyla, edilgendir. Öte yandan kimi kitaplar, okuma sürecinin her anında dikkatli, talepkâr, meraklı, sorgulayan, şüphe eden, arayan, kısacası metni ve metnin anlamını yazarla birlikte kovalayan bir okuyucuya muhtaçtır “tamamlanabilmek” için. Şüphesiz, bu ikinci türdeki metinler daha makbuldür, hem Barthes’a hem de birçoğumuza göre. Peki, bütün bunların bir şiir kitabıyla ilgisi nedir?

Yavuz Türk, her ne kadar günümüzde görece dar bir çevreye sıkışmış olduğu düşünülse de, şiirle haşır neşir olan (kim üç-beş mısra düşürme ihtiyacı hissetmez ki bazen bir yerlere?) ya da dergilerde keşfettiği güzel bir şiirin şairinin izini süren (üç-beş mısra düşürmese de, kim üç-beş mısra okumanın çekiciliğine kapılmaz ki bazen?) çoğu insanın aşina olduğu bir isim. Kumaş, şairin ilk kitabı. Kitap, “Kumaş” ve “Kent ve Doğu” adlı iki bölümde bulunan 27 şiirden oluşuyor. Aslında, kitaptaki şiirlerin sayısından bahsetmek, belki de bu şiirler hakkında konuşmaya başlamanın en doğru yolu değildir. Çünkü şiir, yukarıda kısaca değinmeye çalıştığım gibi, belki de okuru okuma sürecinin içine en fazla katılmaya zorlayan edebiyat türü. Elbette bu durum, daha çok kafamızdaki “ideal” şiirden söz ederken mümkün, yeni anlamları içinde taşıyan, onları çoğaltma imkânı tanıyan, hayal gücünü kışkırtan, rahatsız eden şiirler her zaman karşılaşılan vakalardan değil ne yazık ki. Öte yandan, Yavuz Türk’ün, Kumaş’taki şiirleriyle hedefini bu şiirlerin arasına girmek olarak belirlediği rahatlıkla söylenebilir, hem de oldukça iddialı bir şekilde.

Kumaş’ın en belirgin özelliği kanımca sertliği ve kırılganlığı. Örneğin, kitabın en dikkat çekici şiirlerinden olan “Piç Terzi”de “benim işte yine o, kendi söküğünü dikemeyen ben /
her şey oldu da hep olmayanın peşindeyim / kendini deşip deşip irin içen işte ben” diye sessizce ve kaygılı, kırılgan, kederli bir sesle başlarken şiire, hemen ardından “mahallenin iti, evvel ve ahir zaman cücesi / kendini tırpanlayan, babası yok sülalesinin baş piçi / tanrım, beni neden yalnız bıraktın, diyen ben” gibi, bu kez karşısındakine çatan, rol yapmadan kabadayılığa girişen, acımasız ama acılı birkaç mısra çıkabilir karşınıza. Ama her zaman kendine ya da karşısındakine yönelen şiirlerle çarpışmıyorsunuz Kumaş’ta. “Düşük” adlı şiirde “kadınlar rahmini karıştırdığında, kız çocuğu korkularında / bir kan akar, başka kandır bu, vücut parçalarıyla” dendiğinde saf bir ağrının midenizde kabarmaya başladığını hissediyorsunuz. “Düşük” evvela okuyanın içine düşüyor, oradan bir “yok” tarihin içine girmeye, onu düşünmeye mecbur buluyorsunuz kendinizi.

Öte yandan, şairin izini sürdüğü belli başlı temaların ya da kavramların, hislerin, anların, yani şairle beraber yeniden hatırlanmaya çağrılan bazı insanlık durumlarının da Kumaş’ın temel yapılarından olduğunu söylemek gerek: baba, anne, kent, doğu, kadın, ilk aklıma gelenler. Örneğin, “baba”, yalnızca bir figür ya da rol olarak değil, babalığın anlattığı, anlatamadığı birçok cepheyle kitabın şiirlerinde geziniyor: “kendisi değil, babası piç olan bu insanişi...”, “kendini tırpanlayan, babası yok sülalesinin baş piçi”, “yazı senle başladı, bütün kadınlar, korku, babamsızlık”, “imge: babasının yanağını okşayan okul çocuğu / soru: sizin hiç babanız oldu mu?”, “bütün babalar çocuklarının önünde secde edecekler” içinde “baba” olan mısralar; ama “baba”, adının anılmadığı yerlerde de hep yakınlarında bu şiirlerin. Bazen elindeki sopasını bir an olsun bırakıp yüzüme baksa, bazen keşke elinde hiç değilse bir sopası olsa, diye düşündürerek.

Ama kitapta bundan daha fazla öne çıkan bir başka kelime daha var: doğu. Kumaş’ta anlatılan doğu, bir bakıma bir medeniyetin, bir düşünme hatta varoluş biçiminin, sezginin, hüznün, vakarın temsilcisi. Öte yandan, kesinlikle yalnızca bu kadar değil. Doğu, sadece soyut bir dünyanın içinde bazı anları etiketlemenin aracısı değil, sanki cisme, ete kemiğe bürünmüş, canlı, nefes alıp veren, mutluluğu, yalnızlığı, dostları ve korkuları olan bir insan gibi. Yalnızca anlatmıyor, hatırlatmıyor, bir taraftan da doğuyla konuşuyor sanki Yavuz Türk şiirinde. “batıya değil doğuya, daha da doğuya yürüyorum”, “doğudan batıya söylüyorum, söylemekteyim”, “yırtık gömlek cebimdeydi / bir pusuladan düşürdüm onu / hep doğuyu, / durmadan doğuyu gösterirdi / ben ordan doğurup büyüttüm onu / çün, sen serap oldun çölde tecritli” birkaç mısra sadece bir anda notu alınmış, altı çizilmiş. Bundan çok daha fazlasıysa altı çizilmeyi bekleniyor.

Yazının başında bir edebiyat metninin okuruyla kurduğu ilişki biçimlerinden, eleştiri makamının bu ilişkiye ilişkin görüşlerinden, bu ilişkilerin neticelerinden söz etmeye çalışmıştım. Ben, itiraf etmeliyim ki hiçbir zaman gerçek ve tutkulu bir şiir okuru olamadım. Olamadım, diyorum; çünkü bunun bir marifet değil, ancak bir kayıp sayılabileceğinin farkındayım. Öte yandan, daha önce hiç düşünmediğim, hissetmediğim, keşfetmediğim şeylere yönelmem için beni dürten şiirlerim, şairlerim oldu benim de her zaman. Yazdıklarım ve verdiğim örnekler, Yavuz Türk’ün şiirleri hakkında ne kadar yararlı oldu bilmiyorum; ancak emin olduğum, bu şiirlerin kesinlikle tek bir okumayla tükenmeyeceği, bir kez başladıktan sonra öyle ya da böyle okurunu da yanına çekip birlikte yol almaya mecbur ettiği. Kumaş önünüzde vaatleriyle, imkânlarıyla duruyor; ondan üstünüze neler biçilebileceği onun dokusuna bağlı olduğu kadar, sizin ona nasıl dokunduğunuza da bağlı. 




Varlık, Aralık 2010