15 Aralık 2010 Çarşamba

Necmiye Albay - "Yeniyazı, Yeni Şiirler"




İyi edebiyat dergileri bize şaşırtıcı, zamanın değerini hissettiren bir şeyler sunan dergilerdir. Bu bir şeylerin içinde, bildiğimiz bir yazara ilişkin bilmediğimiz olgular, değerlendirmeler vardır, yeni yazarlar, öyküler, şiirler, haberler, anmalar, duyurular vardır. Ne vakit iyi bir edebiyat dergisini kaçırsak, bizde yeni bir eksiklik doğar.
yeniyazı dergisinin ilk sayısı 2009'un temmuz-ağustos aylarında çıkmıştı. Ben yalnızca ilk sayısını edinip orada kalmışım, biraz da talihsiz bir şeyler yüzünden. Geçenlerde bir arkadaşım bu dergiden söz edince tüm sayılarını (şu ana kadar yedi sayı) edindim ve kaçırdıklarım arasında bir yığın "çerçeve"nin de olduğunu gördüm.
"Çerçeve", dergilerde genellikle "dosya" adı verilen çalışma türünün yeniyazı dergisindeki adı: Belirli bir yazarı, yapıtı ya da izleği enine boyuna ele almaya çalışan bölümler kastediliyor. yeniyazı'nın bugüne kadar çıkan yedi sayısındaki "çerçeve"lerde sırasıyla şu yazarlar konu edinilmiş: Seyhan Erözçelik, Nurdan Gürbilek, Ayfer Tunç, Fatih Özgüven, Ülkü Tamer, Orhan Koçak ve Mıgırdiç Margosyan.
Bu çerçevelerden Nurdan Gürbilek ve Orhan Koçak başlıklı olanları özellikle nadirattan sayılmalı: İki eleştirmen, birbirleriyle ilgili "çerçeve"ler için de birer yazı yazmışlar.
Gürbilek ile Koçak'ı okurken, ikisinin yalnızca düşünsel düzeyleri açısından değil, dergidaşlıkları (Ekim-Kasım 1987 - Kış 2002 arasında yayımlanmış olan ünlü Defter dergisi) ve giderek yazı geçmişleri ile üslupları açısından da birbirlerine ne kadar yakın olduklarını daha güçlü bir biçimde hissettim. Öyle görünüyor ki bu yakınlık aynı zamanda birbirlerini en esaslı biçimde eleştirebilmelerini sağlamıştır.
Nurdan Gürbilek'le yeniyazı'da ayrıca 4. sayıdaki "Böcek" başlıklı "atölye" bölümünde karşılaşıyoruz: Kafka konulu, yayımlanmamış bir yazısı var orada...
Herhalde şimdi yeniyazı'dan söz etmeye neden 'kaçırmak' kavramı çerçevesinde başlamış olduğum daha iyi anlaşılmıştır. 'Kaçırmamış' olan okurlar da anlayacaklardır sanıyorum beni.
*
yeniyazı daha önce fanzin olarak çıkıyordu. Bazı fanzinler bizim ana karnındaki halimiz gibi oluyor: Sonradan dergi olarak doğuyorlar ve doğduklarında hayata yeni başlamışlar gibi sayılar sıfırlanıp numaralandırma 1'den başlıyor.
Bende fanzinin yalnızca 2. ve 5. sayıları var. Bu iki sayıdan Kasım 2008 tarihli olanında türlerarası, yarı öykü, bir sayfalık bir metin vardı. Yer ile zamanı bir kılan anlatımıyla dikkat çeken bir metindi; "Eşyam yok hepsi geçmişte kaldı" filan diyordu. Yazarı, Cihat Duman.
Cihat Duman'ın adı, şimdi hem yeniyazı dergisinin yayın kurulunda, hem de Yeniyazı Yayınları'ndan çıkan bir şiir kitabının üzerinde: Ya da Pişman Değilim.
Fanzinin editörü Yavuz Türk'ün adı da öyle; hem yeniyazı dergisinin yayın kurulunda, hem de Yeniyazı Yayınları'ndan çıkan bir şiir kitabının üzerinde: Kumaş.
İki şairin arasında başka yakınlıklar da gözlemlenebiliyor. Türk'ün kitabındaki "İronik Haziran" adlı şiir Cihat Duman'a adanmış. Ve ikisi de yeniyazı'da yeterince düzyazı yazmamış. Oysa ilk sayıdaki yazıları daha fazlasını vaat ediyordu.
Ancak, bu sürenin sonunda şiir kitapları çıktı. Kitaplarından belli ki, bir süreçti söz konusu olan. Geçen sürede şiiri ve şiirdışını temel boyutlarıyla sorgulamışlar ve bunu şiir yoluyla ortaya koymuşlardı. Sonuçta ortaya, sorgulayıcılık gibi genel bir özellik taşıyan özgün şiirler çıkmış.
Dolaysız bir sorgulama denemez bu şiirlerdekine. Ancak, iki şairin sorgulamayı gizlemeye çalıştıkları da söylenemez. İşin içinde, şiir kavramını yok etmek kadar, hatta daha çok, mirasa saygı sunmak da var. Yavuz Türk'ün "İronik Haziran" adlı şiiri bu açıdan da anılabilir: Cemal Süreya'nın "Ölüyorum tanrım"ından Hasan Hüseyin'in "Haziranda ölmek zor"una, dolayısıyla Orhan Kemal'e ve Nâzım'a kadar giden selamlar okunuyor orada.
Her iki şair de bu aşamada yazıdan çok şiirle düşünmüşler. Belki henüz bocalama aşamasını geride bırakmamışlar ama, çokboyutlu bir şiir yazdıkları da açık.

Milliyet Kitap
30 Kasım 2010 

Hüseyin Peker - Kumaş hakkında

Yavuz Türk, Kumaş, Yeniyazı Yayınları, Ağustos 2010, 64 sayfa




Yavuz Türk, 1982 doğumlu, ruh olarak Karadeniz Ordu’dan İstanbul’a göç eden, şiir sevgisiyle dolu bir genç ozan. İlk bakışta “kekeme adımlarla” yazdığını söylediği şiirlerden derlediği yapıtı Kumaş’ta isyan eden, sözcükleri suskunlukla parçalayan, kendi kaynaklarını, papatyaların lekelediğini söyleyerek çağırıyor bizi kırgınlığına.


Bu sıkıntısının başlıca kaynağını, “cebinde kırık misket, elinde ustura” ile bileklerini ovuşturduğu bir çocukluk isyanından “ben artık büyüdüm eyvah” diyerek sıyrılmaya çalışarak dile getiriyor.


İlk çığlığının kaynağının “baba” olduğunu anlıyoruz dizelerde. Baba kavramı sık sık karşımıza çıkıyor, “babamsızlık” çığlığını ise “sövgüyle büyütülen çocuk ben” (s. 13) diyerek dillendiriyor. Yer yer kendini piç gibi görmesi de bundan: Var olan babasını yok sayma ya da yok etme eğiliminden kaynaklanıyor bu öfke. Tanrısının, kendini yalnız bıraktığını söylediği bir kimsesizlik. Yaşamı bir ürperti gibi görmesine yarıyor. Boynuna sürülen bıçağı ince ince bilemesi de savunma mekanizmasının çoğuludur bence.


Yavuz Türk, dar bir kelime haznesinde yoğun bitiştirilmiş duygu posasını daraltarak anlatıyor. Yani eksilterek yazdığı anlatım biçiminde bu kısaltmalar arasında duygu nehri de sık ve derin çağıltılarla akıyor. Yoğunluk onun ilk emeli ve şiire kavuştuğu liman bence. Az sözü çok acıya bulandırarak yazıyor: “benim işte yine o […]” veya “[…] bu yüzden, fakat” ya da başka bir yerde “işte, evet, kendini […]” ayrıca “ama hep, ama yine de” gibi sözcük sıkışmalarını önemsemiyor arada. Ama kendinin tuhaflaşmasını, “babası piç olan bu insan işi” devranı dillendirmesini becererek sunduğunu gösteriyor. Çünkü sıkıntısıyla kardeş, ya da küçük sesiyle bağırmanın senfonisine dönüşüyor, ince saz takımı:


“döne döne bir kalem hep aynı divanda
hem yazdığım, hem yattığım içinde” (s. 43)


Üstte Yavuz Türk’ün yarattığı anlam içre ustalık; belirgin biçimde önümüzde. Sıkıntı pervazından kurtulmak için tutuşan kederli ve öfkeli şairin kalemini; yazma ve yatma gibi iki ayrı eylemde bitiştirmesi onun anlam ustalığının şiire bezenmiş halidir. Sövgüyle büyütülen şair, kendini piç olarak görmekte, sığınamadığı bir dünyanın terlemesini yaşamaktadır. “Büyüdükçe ölümüm çoğalıyor” diye işaret ettiği alan, belki “ağlayan erkek”e dönüştürmektedir onu. Karnesinde Nietzsche büklümleri taşıyan ozan “ben artık büyüdüm eyvah” dediği kırık misketlerini anar, uçurtmanın ipini keser. Her şey bir boğuntudur
Yavuz Türk şiirinde.


Şair, çocukluğun üfürdüğü onca sıkıntıyı arkadaşlarıyla; edindiği sevgi, sevgili yumaklarıyla gidermeye çalışmaktadır. “Tuz var, sızı var” (s. 50), “şimdi ağla ve uyu yeniden” (s. 46) diye avunduğu yaş, artık İstanbul’da kendine açtığı gençlik kanalında aranmalıdır. Umutlandıkça denizi taşlayan bu öfkeyle aynaya, yani kendine bakarak güldürür ve güç kazanır. Kurtarıcı anneden uzaklaşılmış, birileri tanrı olmuştur kısa zamanda. Artık yumuk kalan dostluğu, tuhaflığı olarak onu oyalamaktadır. Yavuz Türk gençliğinde, ergenliğinde aldığı yaradan doğmuş bir ozan. “kokuna doğru yürüyorum” “hem öyle yakıcıydı ki, aşktı” dediği sevgisiyle, öldürdüğü baba imgesinden de kurtulmuştur. O dalı ben kırdım, o çiçek beni diye düşündüğü sevgilisiyle buluşur. Yüzündeki acı maskesi dağılır, kitaplarının yeri değişir; yazar kanun olur, yas dışına bırakır istemlerini. Hayatın içindeki değerler yerini bulmuş, Yavuz Türk’e sinen öfke kol değiştirmiştir: Mektup olur anadili. Sıyrıldığı baba tokatları büyük şehrin sokaklarına sinmiştir bir yerinden. “daha çok sığınır oldum sana ey ironi” (s. 38) dediği yer ise, belki onun son durakta aldığı yeni yatak odası olmuştur.


“gidiyorum tanrım, başka şiirde görüşmek üzre” (s. 39)


Yavuz Türk’ün bundan sonraki kitabını şimdiden merak ediyorum. Sıkıntıyı, bıraktığı yerden nasıl dağıtacak? İzlenmeye değer bir ozan var karşımızda. Aklındaki kitapların raftaki yerini sık değiştiren bir ozanın üflemesi, sıcak soluğa dönüşüyor içli sesinin arasında.




Kurşunkalem 
Ekim 2010

1 Ekim 2010 Cuma

Edebiyat Hakkında Mülahazalar




1.

Cemal Süreya, Turgut Uyar gibi şairler aynı zamanda çok iyi düzyazılarıyla da tanınırlar. Bir has şair için zordur gerçekten aynı zamanda iyi düzyazı yazabilmek. Şiirindeki o incelikli ifadeyi düzyazıya indirgemenin zorluğudur hem bu, hem de bir şiiri düzyazının içinde tüketebileceğinin şairce de her an bilinmesidir. Derdini daha iyi anlatma derdiyle, birdenbire bir şiir heba olup gidebilir bir denemenin içinde. Cemal Süreya’nın Günler ve Turgut Uyar’ın Bir Şiirden adlı kitapları böyledir. Cemal Süreya’nın denemeleri YKY tarafından peyder pey yayımlanmıştı. Şimdi, aynı yayınevi bu kez Turgut Uyar’ın denemelerini toplamış ve Korkulu Ustalık adıyla yayımlamış. İyi de etmiş, kitabı hazırlayan ellere sağlık.



2.

Serkan Türk’e

Askerliğimi Kars’ta yaptım: Aralık-mayıs döneminde: Dolayısıyla çok üşüdüm. Bazı kitapları orda tekrar okudum ve daha anlamlı hale geldi. Orhan Pamuk’un Kar romanı da bu kitaplardan biri. Kars’ta geçen dört uzun günün anlatıldığı bir siyasi roman olan bu kitabı tekrar Kars’ta okurken hem Şair Ka’nın (Kafka’nın K.’sını anımsayarak…) geçtiği, gezindiği ve şiir yazdığı yerlerden ben de geçtim; hem de kitabın içinde fazlasıyla hissedilen hüznü daha da iyi anlayarak. Kars’ın bir şehir olmaktan daha öte bir yönü var. Bir çeşit aura bu.

Askerlik bitmeye yakın Serkan Türk beni ziyarete geldi. Daha önce mail yoluyla epey yazıştığım ancak yüz yüze görüşmediğim Serkan Türk’le bu vesileyle tanışmış oldum. Sabah kahvaltı yaptık birlikte, ardından Kars Kalesi’ne çıktık. Akşamüstü ben kışlaya geri döndüm. Efsaneye göre, bu şehre bir şekilde yolu düşen biri mutlak ikinci kez gelirmiş buraya… İşte bunun kanıtlarından biri: Serkan’ın bu ziyaretinden 20-25 gün sonra bir mail geldi bana ondan. Şöyle:

Sevgili Yavuz,
İnanabiliyor musun, bir kere daha Kars’ı gördüm. Santral bir türlü bağlamadı telefonu. Senin hat kapalıydı. Pazar günü oradaydım. Bir tiyatro ekibinin turnesi vardı Kars’ta. Geldim ve döndüm. Üzüldüm seni göremediğime.”

Benim yolum şu eserler vasıtasıyla tekrar düştü Kars’a:
- Kozmos, Reha Erdem
- Kader, Zeki Demirkubuz
- “Çok Üşümek”, Büyük Saat, Turgut Uyar

Orada, çok üşürken, aklımda dönüp duran Turgut Uyar şiiri:


Çok Üşümek

bir kalır uzun resimlerde anısı sakallarımızın 
urban içinde üşüyüp üşüyüp kaldığımızın 

bir kalır yanık yağlar kokusu şehirlerde 
uzun nehirlere binip uzaklaşmadıkça 

bir kalır yabancı yataklarda o oteller 
meydanlar heykeller sizin olmadığınız o her yer 

o çok yalınç gerçekli gelip gitmeler 

bir kalır uzun duvarlar ve onların dipleri 
bir kalır yılgın adamların hep ‘evet’ dedikleri 

çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız 
üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız 

tükenir dağınık diriliği kaşıntımızın bir gün 
bir kalır uzun kitaplarda anısı çok üşüdüğümüzün...



3.

Türk Şiirinde Son Durum

Bazı İstatistikler (19 Eylül 2010 Pazar günü itibariyle)
Aktif üye sayısı :
 631.426
Kitap Sayısı:
 86.000
Şair Sayısı:
 42.040
Şiir Sayısı:
 1.174.565
Şarkı Sözü Sayısı:
 12.500
Tartışılmakta olan konu sayısı:
 537
Bir ayda gösterilen sayfa sayısı:
(yardım sayfaları hariç, yaklaşık)
4.700.000

Kaynak: antoloji.com



4.

Ahmet Hâşim’den Yahya Kemal’e

“Bilirim, hayatında beni bir dakika sevmedin, bir dakika havamda rahat etmedin, bir dakika bana dost sıfatını tamamen vermedin. Ben bunu bilerek dostun oldum ve hâlâ dostunum, çünkü biliyorum ki ruhun benim ruhumun cinsindendi, çünkü biliyorum ki bedbahtsın ve mesut olmayacaksın, tıpkı benim gibi.”




http://www.izdiham.com/index.php/yavuz-turk-edebiyat-hakkinda-mulahazalar